Hoş Geldiniz

-Belki de okurken anlamadığınız bir yeri, önceki yazıda açıklamış olabilirim.

-Yorumlarınızı paylaşmaktan çekinmeyin, yorumlanmamış yazı eksik kalır.

5 Kasım 2013 Salı

Hayatın Amacı Üzerine

Yanlışlıkla kola içtiğim için sabahın bu saatinde hala ayaktayım. Aslında yazıyı gündüz yazacaktım, not almıştım, ama kola içmiş bulunduğumdan deli gibi uykum olmasına rağmen uyuyamıyorum. İnsan yanlışlıkla kola içer mi?

Hayatın amacı üzerine hepimiz çok zaman düşünmüşüzdür. Hepimizi genelleyen bir kavramdır hayat. Bu bütünlüğü düşünmemek elde değil. Gerçekten, nedir hayat? Neden var? Amacı nedir? Herkes için genellenebilecek bir amacı var mı? Onu geçtim, tek bir kişinin özelinde bile olsa, genel bir amacı olabilir mi?

Nasıl başlamış, bilgim yok henüz. Çok çeşitli fikirler olduğuna eminim. Benim de basit fikirlerim var. Ama asıl ilgimi çeken şey, hayatın başlangıcı ile beraber, zorunlu olarak ortaya çıkan ölüm gerçekliği. Bu, hayata, hayatta kalmak gibi basit ve temel bir ihtiyaç ekliyor. Sırf bu yüzden çok basit bir şekilde başladığına inandığım yaşama durumu, canlılık, akıl almaz bir süre boyunca yine akıl almaz karmaşıklıkta gelişiyor, yaşama savaşı yüzünden, ölüm gerçekliği yüzünden. Tabi buradaki ölüm kavramını gündelik hayatta algıladığımız gibi algılamak, canlılığın gelişimi içerisinde her döneme uygun düşmeyecektir diye tahmin ediyorum. Ama ölüm canlı olma durumunun sona ermesi demektir, bu da nesnenin canlı hale geçiş sebebine ters düşer, çatışma buradan doğar. Yani başta o da gayet basit.

Kısa sürmüş olan yaşamımda uzunca bir süre, hayatın amacının mutlu olmak olduğuna inandım. Bu özellikle seçtiğim bir cevap değildi. Soruyu sorduğumda, otomatik olarak gelen ilk cevaptı. Mutluyken.. Mutluyum işte sonuçta, ne bileyim? Mutluluğu haklı çıkarmaya başka ne mazeret gerekir? Sonra, ilginç bir soru sordum kendime. Mutluluğun, bir tür ödül mekanizması olduğu kanısına vardım. Bu mekanizma, yaşamamız için gerekli olan şeyleri yaptığımızda bizi mutlu ediyor, yok yapmadığımızda mutsuz ediyor, bu yolda bizi cesaretlendiriyor, heyecanlandırıyor, önümüze engel çıkınca sinirlendiriyor, yani kısaca bizi bir sonuca doğru iteliyordu. Bu durumda, kendimi yalnız mutluluğun kollarına bıraktığımda, tamamen içgüdülerime mi teslim etmiş oluyordum? Bu doğru bir yaklaşım olur muydu?

Hala, mutlu olmaktan daha güzel, daha mantıklı, daha basit ve anlaşılır bir amaç bulabilmiş değilim, onu belirtmek isterim.

Bu konuda düşünürken kendime sorduğum (Kendime sorduğum diyorum hep ama siz bunun uzun bir tartışma-öğrenme-az çok okuma süreci olduğunu anlayın, yoktan fikir üretiyor değilim) önemli sorulardan bir diğeri, hayatın amacının tek olup olmadığıydı. Doğmuşuz, öleceğiz, mutlu olsak ne olur, olmasak ne olur, şunu yapsak ne olur, bunu yapsak ne olur, toz olup gitmeyecek miyiz? Bir türlü anlam veremiyordum. Garip geliyordu. Sonra, boşa düşündüğümü fark ettim, açıkçası. Size de mantıklı geldi mi? En mutlu anınızı düşünün.

Benim en mutlu anım güzel bir hanım içeriyor. Böyle bir anınız vardır sanırım. Çok basit bir an belki ama, el ele tutuşmak, değer verildiğini, sevildiğini gösteren bir bakış, yine aynı şeyi gösteren ses tonu olabilir örneğin, sadece bir yerde sarılıp oturmak ve sevildiğini hissedip aynı şekilde sevmek. Basit bir an. Böyle bir an için yaşanmaz mı?

Aslında boşa düşündüğümü fark etmemin sebebi, nasıl olsa ölemeyeceğimin bilinciydi. Canlılığın kendisiyiz yahu. Ölürsek olur mu? Olmaz. Demek ki yaşayacağız. Yine en mantıklısı da mutlu olmak için yaşamak. O zaman geriye nasıl yaşayacağımız sorusu kalıyor.

Mutlu olmak gibi basit bir amaçla başlıyor çatışma. Mutsuz olmak, ölmeye benziyor. İkisi de kaçınılmaz. Ama korkmaya da gerek yok.

Basit bir dizge kuralım.

Temelimizde yaşam-ölüm çelişkisi var. Canlılık-cansızlık yani biz olmak ve olmamak. Hayatta kalma mücadelesi.

Bunun üzerine, savunma mekanizmamızı da ekleyelim. Bu bizden bağımsız ikinci bir bilinç, yaratılıp içimize konulmuş ya da ne bileyim bizden ayrı bir mekanizma değildir. Bu bizzat biz olduğumuz için kaçınılmaz olarak var olan temel mantıklar üzerine işleyen, evrimsel sürecin de katkısıyla oluşmuş bir mekanizma. Yaşamak için gerekenleri yap ve mutlu ol.

Bunun üzerine hemen ilk kurgumuzu oluşturalım. Yaşamak için, yemek yemek zorundayız. Aç isek ve evde yemek var ise, daha doymadan mutlu oluruz ve heyecanlanırız -ki yemek yiyelim. Mutluluk bu kadar basit. Kurguyu karmaşıklaştırmak gibi olmasın ama bacaklarımı uzatıp güzel bir film ya da dizi izlerken karnımı doyurmak kadar mutlu olduğum sayılı şey vardır herhalde. Sonuç? Mutluluk basittir.

Üzerine, ikinci bir kurgu koyalım. Yaşamak için, barınmak zorundayız. Soğukta, karanlıkta, kısaca dışarıda olmamamız gereken zamanlarda başımızı sokabileceğimiz, dinlenebileceğimiz, kendi başımıza güvende olabileceğimiz bir yerimiz varsa, mutluyuzdur. Uzun bir günün ardından eve giderken heyecanlanırız. Eve varınca, hop, yine mutlu oluruz. Yine mutluluk basitmiş.

Üzerine bir kaç kurgu daha eklenebilir ama, temel mantık görünüyor. Mutluluk basit. Olmalıydı. Ama, gerçeklik kurgularımız kadar basit değil. Olsa, ne güzel. Neden değil, çünkü mutsuz da oluyoruz. Hatta tahminimce öyle çok süper hayatlar yaşıyor değiliz. Demek ki kurguya devam.

Madem gerçeklik, kurgularımız kadar basit değil, o zaman bunun üzerine kurgularımızı derinleştirmeye uğraşalım. Neydi? "Evde yemek var ise", daha doymadan mutlu oluyorduk. Evde yemek var mı? Olmayabilir. Yaşam-ölüm, canlılık-cansızlık, tokluk ve açlık. Çatışmalar çeşitlenmeye başladılar. Demek ki doğru yolda gidiyoruz. Burada biraz temele inersek, evde yemek olması için önce bir üretim süreci olması gerektiğini görürüz. Demek ki yapımızı sağlam kurmadık. Bu gerçekliği de temele dahil etmeliyiz. Üzerine yeniden kurmalıyız. Bütün bu süreci atlayalım. İnsanız, üretebiliriz, binlerce yıldır yapıyoruz bunu, o kadar da karmaşık değil sanırım. Ürettik, yedik, hop, yine mutluyuz. Olmadı..

Yazıma burada ara verip dişlerimi fırçaladım. Tıkandım aslında biraz. Dişlerimi fırçalayınca da otomatik olarak kahve yaptım. Ama kahve içmemeliyim, saat beş buçuk arkadaş. Yapmış bulundum. Çünkü her sabah dişlerim fırçaladıktan sonra, kahve içiyorum. Diş macununun tadı, kahve istememe sebep oldu. Karşı koyamadım.

Tıkandım çünkü basit bir soru geldi aklıma. Üretmeyi nereden öğrendik? Temelimizde böyle bir şey yoktu. Bu buraya nereden geldi? Tabi ki toplumdan öğrendik. Bir dakika.. Konuşmayı nereden öğrendik? Bu kadar temel bir şeyi nasıl atlarız? Temelimiz nasıl bizde olmaz? Haydi üretmeyi öğrendik diyelim, evimizi, giysimizi, yemeğimizi, silahımızı, ne bileyim üretecek çok şey var. Hepsini nasıl üreteceğiz? Hepsi için en temele toplumu da koymak gerekiyor, yoksa mutsuz oluyoruz sanırım. Olmadı, çok karıştı işler. Toplum oraya nereden geldi? Bizden bağımsız mı? Biz (Bağımsız) değiliz çünkü. Biziz hatta, sanırım. Tamam, biziz. Biz nereden öğrendik üretmeyi?

Doğadan. Bu da, temele bir kavram daha ekliyor. İlk öğretmen doğa, insan her zaman öğrenci.

İşler karışıyor. Tamam, hep beraber ürettik, yedik, mutlu olduk. Basitmiş. Yine bir yanlışlık var, çünkü biz mesela ailece üretiyoruz. Annem babam çok üretmiş benim mesela. Ben az üretsem de abim de üretiyor epey. Yine de dolapta yemek olmama ihtimali git gide artıyor. Temelde yine bir şey eksik ama ne eksik? Bir türlü mutlu olamadık gitti.

Tersten bakalım. Çok mutlu insanlar var be. Yani ne bileyim mesela bir millet vekiline bakıyorsun, diyorsun ki herhalde adam üretmiş de üretmiş, durmamış dinlenmemiş üretmiş. O yine iyi kimileri var, ne bileyim inşaat işleriyle ilgileniyor olsun mesela, dersin ki bütün şehri elleriyle inşa etmiş. Dokunmadık tuğla bırakmamış. Nasıl bir mutluluk bu? Bir terslik olmalı. Çünkü dönüp gayet normal, sıradan bir işçiye bakıyorsun ve evet, o gerçekten durmadan dinlenmeden üretiyor da üretiyor. Ama mutsuz. Oturduğu evi de elleriyle yapmış, ev demeye zorlanıyorsun üstelik yasal değil. Diğer çok mutlu olan gökdelen dikiyor. Bildiğimiz fizik kurallarına aykırı arkadaş adam gökdelen dikiyor. Adamın oğlu var, nasıl mutlu. Oğul bu arkadaş daha yaşı kaç, ne üretmiştir? Babasından gizli sürat teknesi alıyor -Oo, daha fazla mutluluk, ama bu mutluluk katmanına geçmedik daha o bizden ileride- babası tehlikeli diye kırdırıyor tekneyi. Tekne arkadaş, oyuncak mı bu? Kırdırıyor adam. Sonra uçak alıyor gönlü olsun diye. Ben uydurmuyorum bunları. Hatta biri uydurmuş olsa derim "Arkadaş amma atıyorsun, bu kadar da abartma" diye. Bildiğin kırdırmış. Ne mutluluktur bu, tekne kırdırıyor insana?

Demek ki bazıları üretmeden mutlu oluyor -Çünkü kabul edelim o derece üretmek imkansız-, bazıları üretmesine rağmen mutsuz oluyor. Oysa ne kadar basitti, yemeği üret ve ye, mutlu ol. Nasıl böyle oldu bu işler?

Önümüze iki seçenek geldi. Birincisi gökdelen dikecek mutluluğa ulaşmak. İkincisi üret-ye-mutlu ol zincirini gerçeklik haline getirmek. İlk ihtimal daha güzel görünüyor çünkü o zaten gerçek, direkt gerçek. Kendimizi mutluluğun kollarına bıraksak, oraya ilerleriz büyük ihtimalle. O zaman ne yapmak gerek? Gökdelen mutlusu nasıl böyle mutlu onu bulmak gerek.

Öğretmenimize başvuralım. Öğretmenimiz, yani toplum, bize diyor ki, derslerine çok çalış, gözde mesleklerden birinin okulunu kazan, okulu başarıyla bitir, gel mutlu ol. Yine de o kadar karmaşık bir formül değil. Yapılabilir. Tamam, milyonlarca kişiyi geçip bir kaç binin içerisine girmek gerek o okulu okumak için ama yapılabilir (Gökdelen dikmekten kolay).

Demek ki ne yapmalıyız? Mutlu olabilmek için derslerimize sıkı sıkı asılıp, diyelim ki hukuk okumalıyız.

İki yerden birden durduruluyorum bu noktada. Daha yeni, az önce bir video izledim. Adamın biri, bir yarışmaya katılmış. Opera eğitimi almış. Sesi çok güzel, eğitimli. Adam şarkı söyleme işini yalayıp yutmuş. Şarkı olmuş şarkı. Nasıl da kibar, utanıyor ediyor. Bakınca diyorsun ki tamam bu adam yolunu bulmuş, okulunu okumuş, sesini eğitmiş, kendini de eğitmiş, bu mutlu olur artık herhalde. Yok arkadaş, adam çorbacıymış yahu. Arada -Eleman olarak- çorba yapıyor, arada kasaya bakıyormuş (Çorba yapmayı aşağılamıyorum hayır, çorbacılar mutsuz oluyorlar genelde yanlış hatırlamıyorsam problem o). E şarkı, ses, opera? Okul da okuduk.. Niye olmadı?

Bunu talihsiz bir örnek olarak sayıp okul okuma gerekliliğine inanmaya devam edelim. "İki yerden birden durduruluyorum" demiştim. Milyonlarca kişiden binlere girmek gerektiğini söylemiştik. Bunun için çok başarılı bir şekilde ezber yapabilmek gerekiyor. Ezber yapabiliyorsan başarılı olma ihtimalin epey artıyor. Tamam da, sen kimsin, ne özelliğin var da milyonlarca kişiden en iyi ezber yapan bir kaç binin içine girebiliyorsun? Bunu bulmamız lazım ki biz de girelim oraya. İşimizi şansa bırakamayız çünkü yaşamak bir kere değil mi?

Asıl problem, genellikle toplumun bize "Ders çalış" gibi şeyler demekten önce, "Dini bütün yaşa" diyor olması. Öyle yaşa ki öte tarafa gidip çok mutlu ol. Burada da acılara katlan. Sorgulama. Günde bir kaç saatte bir hareket yap, bir kaç söz mırıldan, paran varsa bir kaç günlüğüne aç doyur (Sonra ölseler de sana ne?), sevişme (Neden?), en başta Allah'a, sonra ne bileyim büyüklere, kadınsan erkeklere, işçiysen patronlara itaat et. Kısaca "Mutlu olmak için öl" diyorlar. Tamam ama biz bizzat mutluluğun kendisinin yaşam savaşından kaynaklandığını düşünmemiş miydik? Hangi mutluluk? Biraz sorgularsak görüyoruz ki yaşam savaşından bağımsız bir mutluluk yok. Ne oldu bu işler? Şimdilik geçelim burayı.

Önce bütün bu uğraşımızın gerekli olduğunu kavrayabilecek sağlam bir düşünce sistemi gerek. İşte burada işler iyice karışıyor. Altı üstü mutlu olacaktık. Neyse, nereden öğreniyorduk? Toplumdan. Yani bütün toplumdan öylece öğreniyor değiliz ya. Çevremiz küçük! Anne baba, belki bir amca, bir arkadaş, bu kadar çevre. Demek ki nereye doğduğumuz önemli. Hangi anne baba, hangi amca, hangi arkadaş? Basit bir ihtimal hesaplaması yaparsak, çorbacıya düşüyoruz. Opera okumamış olanı, düz çorbacı. Kendisi mutsuzdu, hatırlarsanız. Demek ki ilk öğretmenimiz mutsuz. Şimdi biz bundan nasıl mutlu olmayı öğrenelim değil mi, adam daha kendisi mutsuz. Nasıl öğreneceğimizi, yaşayacağımızı, neyi neden nasıl yapacağımızı çorbacıdan öğrenirsek ne oluruz? Çorbacı. (Tekrar söyleyeyim, aşağılamıyorum)

Haydi diyelim ki şanslıyız, belki çorbacı zamanında şanslıymış ve kitap okuyan bir nesle denk gelip okumuş, az çok bilgi birikimine sahip, bize bir yol açabilmiş, biz o yolu takip etmişiz, ya da şansımıza az biraz ürettiğinin karşılığı olan mutluluğu alabilmiş de göreli düzgün bir semtte oturmuşuz, devlet okuluna girmişiz, arkadaş çevremiz de iyi, böyle yuvarlana yuvarlana az çok doğruyu yanlışı ayırt eder hale gelmiş, okumamız gerektiğini sökmüşüz. Olmaz değil ya olur gayet. Şans da değil üstelik, o okuyan neslin mücadelesi sebep oluyor bunlara çünkü.

Başardık diyelim, sonunda önemli bir ilerleme kaydettik, gerisi basit olmalı. Örneğimize de sadık kalıp inşaat işi okumuş olalım, girelim inşaat işine, gelsin gökdelenler.

Bir dakika? Gökdelen mutlusundan bahsederken gerçek dışı geldiğinden durumu sorgulamamıştık, aklımız almamıştı çünkü ama şimdi buraya kadar gelince bir duraksamak gerekiyor. Gökdeleni nasıl dikeceğiz? Çünkü adamın yani gökdelen, senin benim değil ki, kendi mi dikmiş? Bilmem. Ama basitçe mutlu olmak için gökdelen dikmemiz gerekiyor, nasıl yapacağız?

Birileri bu gökdeleni dikip adama armağan etmiş olamaz ya?

Tamam, apartman dikerek başlayalım, sonra yavaş yavaş büyütelim, nasıl fikir? İnşaat işlerinden de hiç anlamam ama, öyle bir şey yapmak gerek ki iyice kar getirmeli. Demek ki ucuz olmalı. Öncelikle çorbacıdan da mutsuz birileri gerek. Düşünün yani o kadar mutsuz. İşsiz güçsüz. Ekmek bile alamadığı günler olmalı. Hem ucuz olur, hem ne dersek yapar, sorgulayacak hali zaten olmaz, mis gibi. Kim var ki böyle?

En acı dolu, çaresiz anlarınızı düşünün. Ne bileyim, boğulmak mesela? Ya da akıl almaz bir böbrek ağrısı. Ağır bir sakatlık? Neyse, boğulmak diyelim. Boğulan insan için, nefes alabilmekten büyük mutluluk var mı? Önüne dünyanın tüm gökdelenlerini dikseniz, nefes almaya değişir mi?

Çok var böyle insan. Şanslıyız. Hemen bir grup sefil çağırıp işe koyulalım. Tabi, malzeme de önemli. Mesela deniz kabuğu-tuzlu kum, çıt diye kırılan hurda demir, bunlar çok önemli şeyler. Ve, apartmanımız hazır. En ucuz işçiyle en ucuz malzemeden, bol karlı ve her nasıl olduysa bize ait. Ev fiyatları da öyle az buz değil, oradan da iyi mutluluk gelir. Sonra ver elini gökdelen.

Şimdi düşündüm de, apartmanı diken işçi de mutluluğunun peşinde. İnsan hiç mi düşünmez bu apartmanı ben diktim, eve niye ekmek götüremiyorum diye? Onu geçtim gökdeleni diken de mi düşünmeyecek? Apartman hadi yine küçük. Gökdeleni dikene ne demeli?

O değil biz nasıl diktik bu apartmanı? Bir miktar mutluluk gerekiyordu bunun için. Okul okuyunca öyle kendiliğinden cebimizde mi belirdi mutluluk? Her inşaat okuyan gökdelene mi koşuyor? Dur bakalım yapan nasıl yapmış, inceleyelim. Geliyorum birazdan.

Aa, adam okumamış iyi mi. Boşa mı okuduk biz o kadar? E biz ne yapacağız şimdi, okuduk da artık. Bilsek baba parası yerdik de o da yoktu ki baba çorbacı. Olmadı mı?

Neyse, yok yere okumuş olsak da, her mutlu olan baba parası yemiyordur herhalde. Hem belki okumuş olmak işe yarar, gökdelen dikecek kadar mutlu olmasak da idare edecek kadar mutlu oluruz o da yeter, o kadar yükseklere bakmaya gerek yok illa ki. Gökdelen dikene yardım ederiz. Hem okul da okumuşuz işten anlıyoruz. Nitelikli elemanız sonuçta. Bir ucundan tutarız işin. Nitelikli çok fazla eleman da yok zaten. İşe yaradık mı, biraz da bize verirler mutluluktan. Olabilir gibi görünüyor. Deprem olur, bir kaç sayı insan ölür, şehri inşa edenler evlerine ekmek götüremezler, olur böyle şeyler.

Gelin saçma sapan düşüncelerimizden sıyrılıp gerçekliğe bakalım:

Ailelerin yüzde 1.2’sinin aylık geliri 5.600 TL ve üzeri.
Ailelerin yüzde 3.8’inin aylık geliri 3.200-5.500 TL arası.
Ailelerin yüzde 16.5’inin aylık geliri 1.900-3.000 TL arası.
Ailelerin yüzde 16.9’unun aylık geliri 1.250- 1.870 TL arası.
Ailelerin yüzde 23.1’inin aylık geliri 815-1.200 TL arası.
Ailelerin yüzde 32.1’inin aylık geliri 450-810 TL arası.
Ailelerin yüzde 6.4’ünün aylık geliri 430 TL civarında.
Araştırmadan çıkan bu veriler Türkiye’deki hanelerin %61.2′sinin ayda 1200 TL veya altında gelirle hayatta kalmaya çalıştığını gözler önüne seriyor. TÜRK-İş ve DİSK’in tespitlerine göre 4 kişilik bir ailenin açlık sınırının aylık 1050 TL civarında olduğu göz önünde bulundurulursa Türkiye’de halkın üçte ikisi açlık sınırının ya altında ya da bu sınıra çok yakın bir gelirle hayatta kalmaya çalışıyor.
Verileri doğru kabul edersek basit bir ihtimal hesaplaması yaptığımızda girmeye çalıştığımız kesimin yüzde üç olduğunu görüyoruz. Nasıl bir okumadır ki bizi bu kadar özel kılar? Oysa o kadar da zor görünmüyordu okumak ve yuvarlanıp gitmek. Madem o kadar zor değil, insanlar bunu neden becerememiş? Garip, değil mi?

Altı üstü üretecek, yiyecek, mutlu olacaktık, neler oldu..

Şimdi önemli bir noktaya geri dönelim: Mutlu olmak için öl! Noktasına. Okuduktan ettikten sonra, Pink Floyd'un Dogs isimli parçasına konu olmaya uğraşıyorduk ve mutlu oluyorduk. Aha işte, bu ölücülerden olmayınca istediğin kadar oku yine iş bulamıyorsun. Şimdilik yine bırakalım, devam edelim.

Başardık diyelim yahu, başardık. Bir sürü gökdelenimiz var. Ne oldu şimdi, mutluluk-mutsuzluk çatışması bitti mi? Ölümsüzlüğe mi ulaştık? Bu bile biraz basit geldi düşününce.

Öncelikle gökdelenlerin bize ait olduğu sorgulanmamalı. Çünkü benim deyince benim olmuyor ya? Gökdelen dikecek emek harcamış da değilim. Mümkün de değil zaten problem o. Bir sürü işçi hayatı boyunca benim mutluluğumu koruyabilmek için köpek gibi çalışacak. Bu biraz kırılgan bir durum gibi görünüyor. Önce bu arkadaşları iyice parasız bırakmak lazım. Yoksa hem başka işe yönelebilirler ya da biriktirip kendi işlerini kurabilirler, hem de şöyle bir nefes alıp "Yahu?" diyerek sorgulamaya başlayabilirler. Öte yandan ucu ucuna yaşayabilmeleri de lazım tabi. Neyse ki para benim elimde, sıkıntı yok. Hayat pahalı olsa, bunların maaşı yetmese, bunlar borç kredi çekseler benim bankamdan, öyle hayatları boyunca işe muhtaç kalsalar güzel olurdu. Aslında işim rahat çünkü para bende, mutluluk bende. Dilediğime veririm, dilediğime vermem. Bu yüzden yönetim de bende, polis de bende, asker de bende, olur da baş kaldırmak gibi bir işe girerler vurdururum kafalarına, döve döve alırım mutluluğumu. Basit, gördünüz mü, mutlu olmak çok basit. Öyle her önüne gelen apartman diksin de istemem. Bunun için okuyan nesil istemem mesela. Okuyan mı var, vur kafasına. Kıpırdanan gördün mü yapıştır. Medya da bende, okul da bende. Eğitim dersen eğitim bende. Basit işler bunlar. Mutlu olmak için ölmeleri gerektiğine inanıyor bu insanlar, bundan güzel ne olur benim için? Zaten bana yaşıyorlar, bana! Umutlarını öldükten sonraya saklayanlar yaşarken kafalarını niye kaldırsınlar?! Hop, din adamları da benim, din de benim! Binlerce yılın deneyimlenmiş mutlulukları bende, okuyacak zaman bende, teknoloji bende! Çok mutluyum, mutluluk basit bir şey, çal çırp, ez, döv, toplu döv, öldür, hapse at, işkence et, kıvama getir, eğit, yönlendir, hatta onlardan biri gibi davranacak sanatçı bul mesela o içeriden yönlendirsin ne bileyim, savaş, atom bombası at!.. Basit çünkü senlik pek bir şey yok aslında. Sen daha çok uçağa bin, tekneye bin, Dünya'yı gez, yüz, oku, eğlenmene bak, hayatın tadını çıkar.

Başardık sanırım. Yani tam bir yol belirleyemedim ama kendimizi mutluluğun kollarına bırakırsak buraya sürükleniyoruz ve okuduğum bazı hayat hikayelerine, kişisel gelişim kitaplarına göre, bir sürü çok mutlu adam hep sıfırdan başlamış, olmuş. Yani mutlu olmak için ne yapmak gerekiyormuş?

Aa, evet. Bütün bu mutlu olanlar hırsızlar ve katiller.

Aslında hırsız ve katil olarak mutlu olabilme ihtimali dahi bizi bir yere taşımıyor. Beceremedik bence. Ben becersem siz beceremediniz, sen becersen biz beceremedik. Olmadı.

İçim karardı, tıkandım, yazmak istemiyorum. Geri dönelim. Mutluluğun basit olduğu anlara. Kız erkek ilişkilerine dönelim evet, oralara dönelim, oralar güzeldi.

İki insan birbirine, gökdelenlere bakar gibi bakabiliyor. Buraya döndüğümüz iyi oldu, ne zaman umut arasak buraya dönelim. Bir annenin bir çocuğa baktığı ana dönelim. Masum çocukların yaşadıkları masum aşklara dönelim. Bir elin bir elde bıraktığı sıcaklık hissine dönelim. Mutluluk tekrar basit.

Hayat kuracak bir eş bulmak zor değil. Hayat kurmak zor. Onca sene pisliğin içerisinde değersiz bir araç olarak kullanıldıktan sonra birinin sana özel olduğunu hissettirmesi iyidir. Ama onu hissedebilecek kadar nefes alabilmek de gerekir. Boğulmayı hayatın gerçekliği zanneden insanlar birbirlerini boğazlıyorlar. Onca yıl ezil, aç kal, sefil kal, cahil kal, patron azarı işit, hayattan nefret et, kendinden nefret et, bir yerde patlar insan değil mi? Buna güvenmeliyiz sanırım. İnsanlar böyle yaşayamazlar bir yerde ayaklanmaları gerekir, cinnet geçirmeleri gerekir. Bir dakika, o cinnet, birbirini boğazlamak sanırım.. Bu da mı olmadı?..

Bütün bu kurguda, ikinci seçeneği düşünmenin zamanı hiçbir zaman geçmeyecek. Üretme-yeme ve mutlu olma basitliğini, gerçeklik haline getirmek.

Bir noktaya kadar temellerimiz hazır. Bir noktadan sonra işler değişiyor.

Kendimizi mutluluğun kucağına bırakmıyoruz, çünkü öyle yaparsak sürüklenip gidiyoruz ve bu başıboş bir sürüklenme değil, önceki yazılarımda düşünmüştük.

Öyle ya da böyle ezileceğimiz gerçeğini kabullenmeliyiz. Demek ki dünyamızı öyle bir genişletmeliyiz ki, ezmeye güçleri yetmesin. Hatta nerede doğduğumuzun bir önemi kalmasın. Okumak, yazmak, sevmek, sevilmek, oynamak, gezmek, ne olursa.

Gerçekliği değiştirmeye çalıştığımıza göre, onu bilmeliyiz. İlk öğretmen olan doğadan başlayarak toplumsal yasaları çözümlemeliyiz. Bunun için en iyi yol yine okumak çünkü denenmiş ve epey ilerleme kaydedilmiş bu konuda.

Sonra okul okumalıyız. Çünkü, fark ettiyseniz iki yol vardı ve ikiye ayrıldık. Bir dünya düşünün ki bütün sanatçılar Serdar Ortaç. Bütün doktorlar para için mesleğini satan insanlar, kadın hastaya, ne bileyim eylemci hastaya, işine gelmeyen hastaya bakmayan doktorlar, bütün inşaatçılar kumu denizden demiri hurdadan çeken adamlar, bütün öğretmenler ezberci öğretmenler, uzar da uzar. Nasıl kaldıralım kafamızı? Demek ki bizim de bilim adamımız olmalı, bizim de doktorumuz, öğretmenimiz, gazetecimiz, sanatçımız olmalı ki mutlu olalım.

İnsanın ne olduğunu bilelim. Ona değer verelim. Yaşamaya da değer verelim. Birlikte yaşamak zorunluluğunun farkına varalım. Omuz omuza yaşayabilelim. Böylece eşimiz dostumuz çocuğumuz ile beraber yaşayalım, boğulmayalım. Elimizden geleni yapalım, sonra mutlu olma işini çocuklara bırakalım, onlar daha ileriye taşırken bu görevi, mutlu ölelim, toz olacaksak önce şöyle bir yaşayalım.

Kısaca mutluluk, yaşamın dayattığı sorumlulukları yerine getirip, o dayatmadan kurtulmak ve yaşamı yeniden üretebilmektir diyebiliriz eğer yanlış kurmadıysak dizgeyi. Bunun için iki yol var. Bir yanda ezmenin, cinayetin, hırsızlığın serveti, diğer yanda dik durmanın, sevginin, üretmenin mutluluğu. Başka yol var mıdır?

.