Bir alıntı ile başlamak istiyorum:
Acı Üzerine
Nikit "Öldürmeyen acı güçlendirir." Demişti.
Tades ona şöyle yanıt verdi: Nikit'e göre öldürmeyen acı, insanı güçlendiriyormuş. Öldürmeyen acı insanı güçlendiriyorsa eğer; bu önermeden güçlenmek için acı çekmelisiniz anlamı doğmaz mı sizce? Peki binlerce yıldır acı çeken, özellikle kadınların ve çocukların, genel olarak da tüm emekçi ve ezilenlerin- bu önermeye göre güçlenmiş olmaları gerekmez mi? Ama ne yazık ki yaşamda öyle bir gerçeklik yok. Acı çekmenin bir erdemmiş gibi gösteriliyor olması bir anlamda, acıya katlanın bu sizin kaderinizdir düşüncesine de gönderme yapmıyor mu? Nikit'in buna benzer başka önermelerini de duymuştum. Kendisi bir UBERMAN (Üst-İnsan) olarak, "Alt-insanlara", yani ezilenlere ve emekçi halklara "Onlar yontucusunu bekleyen taş yığınıdır" diyormuş. Bu söylemi emekçi olarak yaşamlarını sürdürmeye çalışan insanları insandan bile saymadığı anlamına gelmez mi? Nikit'in aforizmalarını değerlendirirken işçi sınıfına mı yoksa saldırgan burjuvaziye mi seslendiğini ve kimin yararına düşündüğünü de sorgulamak gerekir.
(Sedat Akıncı/Me-Ti'ce Fragmanlar/S. 13)
Gördüğünüz gibi bu yazı önemli ve geniş bir konuya kısaca değinmiş, temellerinden bahsedip başka bir temel sunmuş önümüze. Tadımlık bir yazı olarak boşlukları doldurmayı, genelleştirip derinleştirmeyi bize bırakmış. Biz de öyle yapmaya çalışalım o zaman. Yazının bütün olarak bende oluşturduğu ilk soru şu; "İnsan erkinin kaynağı nedir?".
Yani, insan, insan olarak gücünü nereden alır? Buna verilmiş iki cevap görebildim ben şimdiye kadar. "İnsan, gücünü çektiği acılardan, katlandığı zorluklardan alır" ve "İnsan, gücünü, emekten, üretimden alır". Bu, "İnsan nedir?" gibi geniş bir soruya -Hatta daha geriye- kadar genellendiği gibi, "Bu arkadaş neden sürekli olarak başından geçen kötü hikayeleri anlatıp duruyor?" ya da "Arkadaşlarım neden fikirlerimi önemsemiyor" a kadar özele indirgenebilir.
Eğer gücümüzü acıdan aldığımıza inanırsak, buna bağımlı hale geliriz. Acı çekmediğimizde saygı görmeyeceğimize inanır, acı çekmekten keyif alır hale gelir, ona muhtaç oluruz. Bu, bize yaşamımızı olduğu biçimi ile kabul ettireceği gibi bizi ondan uzaklaştıracaktır da.
Oysa insanın problemlerinin çözümü üretimden geçer. Canlılıktan getirdiği ihtiyaçları karşılayabilmesi için örneğin, üretmesi gerekir. İnsanlıktan getirdiği toplumsal problemleri çözebilmesi için ayrıca düşünsel üretime geçmesi ve kendini-toplumu anlatabilmesi, anlayabilmesi gerekir.
Sürdüğü keyif dolu yaşamı, ezdiği insanların acıları üzerine kuranlar için, o insanların acıya muhtaç hale gelmesi kadar faydalı ne olabilir?
Bir düşünceyi öncelikle yine düşünsel olarak gündelik yaşama ve nesnelliğe uygulayamadığımız sürece onu anlayamayız. Ardından onu pratiğe dökmek ve adım adım hayat görüşümüze oturtmak, refleksif hale getirmek gerekir. Örneklendirmemiz gerekiyor öyleyse.
Kişimizin bir kaç problemi birden var, diyelim. Maddi sıkıntıdadır, birikmiş hiç parası olmadığı gibi iş bulmakta zorlanmaktadır, ayrıca herhangi bir eğitimi de yoktur. Hem eğitim görmesi gerekir, hem iş bulması gerekir, bir yandan beraberce yaşamak durumunda olduğu ailesi de aynı durumdadır ve hep beraber karamsarlığa itilmektedirler. Ayrıca, diyelim ki bu kişi yalnız olsun. Beraber yaşamak zorunda oldukları tarafından çevrelenmekte olmasına rağmen, buna zorunda olmayan hemen hiç kimseye sahip olmasın, diyelim. Hatta biraz daha özel problemler ekleyelim, diyelim ki sevgilisiyle ayrılmış, sonra çok sevdiği bu insanın başkasıyla birlikte olduğunu görmüş, klasik durum.
İçinde yaşadığımız kültürel yapı, kişimizi ilk olarak kendini uyuşturmaya sürükler diye düşünebiliriz hiç uğraşmadan. Buna "Arabesk kültür" deniyor ama ben "Arabesk" kavramının ne olduğunu bilmediğimden, yanlış kavram kullanmak istemem ve "Acı kültürü" diyeceğim. Her türlü iletişim aracından sürekli olarak bastırılan (Haberler dahil), acı üzerine kurulu bir anlayış var. Ayrıntılı incelemeye gerek görmüyorum içinde yaşıyoruz bizzat, benden duymanıza gerek yok. Böyle durumlarda "Rahatlamak için" alkol tüketebilir örneğin kişimiz. Belki başka uyuşturuculara da yönelebilir. Yöneleceği sanat anlayışı da bu yönde olacaktır ki bu da pompalanıyor. Peki kişimiz bunu neden yapar? Aslında, içten içe, durumdan kaçmaya uğraştığı için. "Bak benim böyle böyle dertlerim var" deyip kendi kendine acımayla işe başlar, sonra çevresindekileri kendine acındırma yoluna gider ki gerçeklerden kaçabilsin (!). Bu ise mümkün değildir ve "Ne yapalım hayat böyle", "Kaderimiz buymuş", "Acıların çocuğuyum" şeklinde gelişecek olan kabullenme evresi ile son bulması gerekir. Problemler çözüldü mü? Hayır. Gerçeklerden kaçıldı mı? Hayır. Mutlu olundu mu? Hayır. Hepimiz tahmin edebiliyoruz ki kişimiz dibe battıkça batacak ve artık geri çıkamayacağı noktaya kadar sürüklenecek. Yine de iş bulmak, çalışmak, yemek yemek, giyinmek, barınmak durumunda değil mi? Öyle. Hayatın, toplumsal koşulların onu zorlayacağı noktaya kadar kaçabilir hayattan. Bir nokta gelir ki, artık kaçış mümkün değildir, o noktada hayatın önünde sürüklenip gidecektir. Bu sürüklenme, sömürü üzerine kurulu düzenimizde sömürü üzerine olacaktır.
Kişimizin bir seçeneği daha var. Problemlerini baştan sona düşünüp, durumunu ele alıp, irdeleyerek, hayatını nasıl yaşaması gerektiğini planlayabilir. Para kazanması mı gerekiyor? Bunun için eğitim alması mı gerekiyor? Demek ki ders çalışması gerekir. Bunu yapamıyor ise acilen iş bulmalı, rahatladıktan sonra belki yine okuyabilir? Belki açıktan okur? Hiç okuyamıyorsa en azından girebildiği en iyi işte yapabildiğinin en iyisini yapıp, geri kalan yaşamını elinden geldiğince insanca kurabilir. Ailesi ile ilgili problemleri mi var? Ayakları üzerinde sağlam durduktan, sorumluluklarını yerine getirdikten, beraber yaşama zorunluluğunu seçime çevirebildikten, kendisi ve sevdikleri için elinden geleni yaptıktan sonra, problemler azalmayacak mıdır? Problemlerinin kaynağı zaten yaşama savaşı değil miydi? Kişimiz artık gücünü emekten, üretimden, ayakları üzerine sağlam basmaktan, sorumluluklarını yerine getirmekten aldığına inanır. Uyuşmak, istediği en son şeydir. Yaşamak istemesi gerektiğini bilir. Dediğim gibi, insan yaşamaya aşık olmalı. Konu yaşamaya geldiğinde, mazeret söz konusu olabilir mi?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder