Bu blogu açma amacım, bir anlamda günlük tutmaktı. Bir kaç sefer, direkt olarak günlük tutmaktan, bir deftere an itibariyle düşündüklerimi yazmaya kadar bir kaç deneme yaptım. Yine de düzensiz oldular ve devamlılığı sağlayamadım. Ama bunu yaptığım dönemler düşünsel olarak daha hızlı ilerlediğimi hissettiğim dönemler oldu hep. Kafamda düşünceler bir çok katmanda sürekli olarak akmakta. Bunlar, çeşitli durumlarda yine çok katmanlı bir şekilde ön plana çıkıyorlar ama düzensizler ve genellikle bilinçsizce akmaktalar. Bunları, düşünsel bir inceleme ile düzene soktuğumda, yani sistemli düşünüp derine indiğimde, daha fazla kemikleşiyorlar, böylece daha derine inme şansım arttığı gibi onlara ihtiyacım olduğunda elimde daha temelli fikirler bulunuyor. Eğer onları bir başkasına, konuşarak aktarırsam, bu kez hem işin içine ses giriyor ve bağdaştırma gücüm arttığından bu kemikleşme daha güçleniyor, hem de işin içine diyalog giriyor, hem karşı tarafın fikirlerini hesaba katmak gerekiyor, hem taktiksel bir planlama işlemi doğuyor, hem karşı tarafın beklentilerimi kıran karşılıkları, kafamda bulunan fikirlere yenisini ekliyor, ortaya güçlü bir anı çıkıyor ve fikirlerimin temelleri oldukça sağlamlaşıyor. Eğer bir de üzerine, bunları yazarsam, bu kez bana, kendimle diyalog kurma fırsatı doğuyor. Hem de tarihsel bir bütünlük içerisinde, ele aldığım fikrin bendeki tohumlarına geri dönebilme, kendi gelişimimi takip edebilme fırsatı doğuyor. Yalnız burada bence en doğru bütünlük, yazıların bir başkası tarafından yorumlanması sonucu ortaya çıkabilir. Bu blogun esas amaçlarından biri budur. Yani yazılarım yorumlanmadıkça aslına bakarsanız benim için bir günlükten farksızdır burası. Şimdiye kadar da yorumlanmış değil.
Oluşabileceğini düşündüğüm bir algıyı kırmam gerektiğine inanıyorum. Burada yazdıklarım, "Bilmediklerinizi ben biliyorum, okuyun da öğrenin, bunları öğrenmeniz gerekir" gibi bir mesaj içermemekte. Burada yazdıklarım düşünsel süreçlerimin an itibariyle bulundukları durumları göstermektedir. Bu yüzden aslında hiçbir şekilde yanlış düşünmekten korkmadığım gibi, bireyci bir yaklaşımla kendimi üstün olarak görüyor da değilim. Yazdıklarımın çoğunu ileride yeniden okuduğumda bir sürü eksik, yanlış göreceğimden eminim. Bu beni şaşırtıcı bir şekilde mutlu etmekte.
Hoş Geldiniz
-Belki de okurken anlamadığınız bir yeri, önceki yazıda açıklamış olabilirim.
-Yorumlarınızı paylaşmaktan çekinmeyin, yorumlanmamış yazı eksik kalır.
29 Ekim 2013 Salı
26 Ekim 2013 Cumartesi
İnsan Erkinin Kaynağı
Bir alıntı ile başlamak istiyorum:
Acı Üzerine
Nikit "Öldürmeyen acı güçlendirir." Demişti.
Tades ona şöyle yanıt verdi: Nikit'e göre öldürmeyen acı, insanı güçlendiriyormuş. Öldürmeyen acı insanı güçlendiriyorsa eğer; bu önermeden güçlenmek için acı çekmelisiniz anlamı doğmaz mı sizce? Peki binlerce yıldır acı çeken, özellikle kadınların ve çocukların, genel olarak da tüm emekçi ve ezilenlerin- bu önermeye göre güçlenmiş olmaları gerekmez mi? Ama ne yazık ki yaşamda öyle bir gerçeklik yok. Acı çekmenin bir erdemmiş gibi gösteriliyor olması bir anlamda, acıya katlanın bu sizin kaderinizdir düşüncesine de gönderme yapmıyor mu? Nikit'in buna benzer başka önermelerini de duymuştum. Kendisi bir UBERMAN (Üst-İnsan) olarak, "Alt-insanlara", yani ezilenlere ve emekçi halklara "Onlar yontucusunu bekleyen taş yığınıdır" diyormuş. Bu söylemi emekçi olarak yaşamlarını sürdürmeye çalışan insanları insandan bile saymadığı anlamına gelmez mi? Nikit'in aforizmalarını değerlendirirken işçi sınıfına mı yoksa saldırgan burjuvaziye mi seslendiğini ve kimin yararına düşündüğünü de sorgulamak gerekir.
(Sedat Akıncı/Me-Ti'ce Fragmanlar/S. 13)
Gördüğünüz gibi bu yazı önemli ve geniş bir konuya kısaca değinmiş, temellerinden bahsedip başka bir temel sunmuş önümüze. Tadımlık bir yazı olarak boşlukları doldurmayı, genelleştirip derinleştirmeyi bize bırakmış. Biz de öyle yapmaya çalışalım o zaman. Yazının bütün olarak bende oluşturduğu ilk soru şu; "İnsan erkinin kaynağı nedir?".
Yani, insan, insan olarak gücünü nereden alır? Buna verilmiş iki cevap görebildim ben şimdiye kadar. "İnsan, gücünü çektiği acılardan, katlandığı zorluklardan alır" ve "İnsan, gücünü, emekten, üretimden alır". Bu, "İnsan nedir?" gibi geniş bir soruya -Hatta daha geriye- kadar genellendiği gibi, "Bu arkadaş neden sürekli olarak başından geçen kötü hikayeleri anlatıp duruyor?" ya da "Arkadaşlarım neden fikirlerimi önemsemiyor" a kadar özele indirgenebilir.
Eğer gücümüzü acıdan aldığımıza inanırsak, buna bağımlı hale geliriz. Acı çekmediğimizde saygı görmeyeceğimize inanır, acı çekmekten keyif alır hale gelir, ona muhtaç oluruz. Bu, bize yaşamımızı olduğu biçimi ile kabul ettireceği gibi bizi ondan uzaklaştıracaktır da.
Oysa insanın problemlerinin çözümü üretimden geçer. Canlılıktan getirdiği ihtiyaçları karşılayabilmesi için örneğin, üretmesi gerekir. İnsanlıktan getirdiği toplumsal problemleri çözebilmesi için ayrıca düşünsel üretime geçmesi ve kendini-toplumu anlatabilmesi, anlayabilmesi gerekir.
Sürdüğü keyif dolu yaşamı, ezdiği insanların acıları üzerine kuranlar için, o insanların acıya muhtaç hale gelmesi kadar faydalı ne olabilir?
Bir düşünceyi öncelikle yine düşünsel olarak gündelik yaşama ve nesnelliğe uygulayamadığımız sürece onu anlayamayız. Ardından onu pratiğe dökmek ve adım adım hayat görüşümüze oturtmak, refleksif hale getirmek gerekir. Örneklendirmemiz gerekiyor öyleyse.
Kişimizin bir kaç problemi birden var, diyelim. Maddi sıkıntıdadır, birikmiş hiç parası olmadığı gibi iş bulmakta zorlanmaktadır, ayrıca herhangi bir eğitimi de yoktur. Hem eğitim görmesi gerekir, hem iş bulması gerekir, bir yandan beraberce yaşamak durumunda olduğu ailesi de aynı durumdadır ve hep beraber karamsarlığa itilmektedirler. Ayrıca, diyelim ki bu kişi yalnız olsun. Beraber yaşamak zorunda oldukları tarafından çevrelenmekte olmasına rağmen, buna zorunda olmayan hemen hiç kimseye sahip olmasın, diyelim. Hatta biraz daha özel problemler ekleyelim, diyelim ki sevgilisiyle ayrılmış, sonra çok sevdiği bu insanın başkasıyla birlikte olduğunu görmüş, klasik durum.
İçinde yaşadığımız kültürel yapı, kişimizi ilk olarak kendini uyuşturmaya sürükler diye düşünebiliriz hiç uğraşmadan. Buna "Arabesk kültür" deniyor ama ben "Arabesk" kavramının ne olduğunu bilmediğimden, yanlış kavram kullanmak istemem ve "Acı kültürü" diyeceğim. Her türlü iletişim aracından sürekli olarak bastırılan (Haberler dahil), acı üzerine kurulu bir anlayış var. Ayrıntılı incelemeye gerek görmüyorum içinde yaşıyoruz bizzat, benden duymanıza gerek yok. Böyle durumlarda "Rahatlamak için" alkol tüketebilir örneğin kişimiz. Belki başka uyuşturuculara da yönelebilir. Yöneleceği sanat anlayışı da bu yönde olacaktır ki bu da pompalanıyor. Peki kişimiz bunu neden yapar? Aslında, içten içe, durumdan kaçmaya uğraştığı için. "Bak benim böyle böyle dertlerim var" deyip kendi kendine acımayla işe başlar, sonra çevresindekileri kendine acındırma yoluna gider ki gerçeklerden kaçabilsin (!). Bu ise mümkün değildir ve "Ne yapalım hayat böyle", "Kaderimiz buymuş", "Acıların çocuğuyum" şeklinde gelişecek olan kabullenme evresi ile son bulması gerekir. Problemler çözüldü mü? Hayır. Gerçeklerden kaçıldı mı? Hayır. Mutlu olundu mu? Hayır. Hepimiz tahmin edebiliyoruz ki kişimiz dibe battıkça batacak ve artık geri çıkamayacağı noktaya kadar sürüklenecek. Yine de iş bulmak, çalışmak, yemek yemek, giyinmek, barınmak durumunda değil mi? Öyle. Hayatın, toplumsal koşulların onu zorlayacağı noktaya kadar kaçabilir hayattan. Bir nokta gelir ki, artık kaçış mümkün değildir, o noktada hayatın önünde sürüklenip gidecektir. Bu sürüklenme, sömürü üzerine kurulu düzenimizde sömürü üzerine olacaktır.
Kişimizin bir seçeneği daha var. Problemlerini baştan sona düşünüp, durumunu ele alıp, irdeleyerek, hayatını nasıl yaşaması gerektiğini planlayabilir. Para kazanması mı gerekiyor? Bunun için eğitim alması mı gerekiyor? Demek ki ders çalışması gerekir. Bunu yapamıyor ise acilen iş bulmalı, rahatladıktan sonra belki yine okuyabilir? Belki açıktan okur? Hiç okuyamıyorsa en azından girebildiği en iyi işte yapabildiğinin en iyisini yapıp, geri kalan yaşamını elinden geldiğince insanca kurabilir. Ailesi ile ilgili problemleri mi var? Ayakları üzerinde sağlam durduktan, sorumluluklarını yerine getirdikten, beraber yaşama zorunluluğunu seçime çevirebildikten, kendisi ve sevdikleri için elinden geleni yaptıktan sonra, problemler azalmayacak mıdır? Problemlerinin kaynağı zaten yaşama savaşı değil miydi? Kişimiz artık gücünü emekten, üretimden, ayakları üzerine sağlam basmaktan, sorumluluklarını yerine getirmekten aldığına inanır. Uyuşmak, istediği en son şeydir. Yaşamak istemesi gerektiğini bilir. Dediğim gibi, insan yaşamaya aşık olmalı. Konu yaşamaya geldiğinde, mazeret söz konusu olabilir mi?
Acı Üzerine
Nikit "Öldürmeyen acı güçlendirir." Demişti.
Tades ona şöyle yanıt verdi: Nikit'e göre öldürmeyen acı, insanı güçlendiriyormuş. Öldürmeyen acı insanı güçlendiriyorsa eğer; bu önermeden güçlenmek için acı çekmelisiniz anlamı doğmaz mı sizce? Peki binlerce yıldır acı çeken, özellikle kadınların ve çocukların, genel olarak da tüm emekçi ve ezilenlerin- bu önermeye göre güçlenmiş olmaları gerekmez mi? Ama ne yazık ki yaşamda öyle bir gerçeklik yok. Acı çekmenin bir erdemmiş gibi gösteriliyor olması bir anlamda, acıya katlanın bu sizin kaderinizdir düşüncesine de gönderme yapmıyor mu? Nikit'in buna benzer başka önermelerini de duymuştum. Kendisi bir UBERMAN (Üst-İnsan) olarak, "Alt-insanlara", yani ezilenlere ve emekçi halklara "Onlar yontucusunu bekleyen taş yığınıdır" diyormuş. Bu söylemi emekçi olarak yaşamlarını sürdürmeye çalışan insanları insandan bile saymadığı anlamına gelmez mi? Nikit'in aforizmalarını değerlendirirken işçi sınıfına mı yoksa saldırgan burjuvaziye mi seslendiğini ve kimin yararına düşündüğünü de sorgulamak gerekir.
(Sedat Akıncı/Me-Ti'ce Fragmanlar/S. 13)
Gördüğünüz gibi bu yazı önemli ve geniş bir konuya kısaca değinmiş, temellerinden bahsedip başka bir temel sunmuş önümüze. Tadımlık bir yazı olarak boşlukları doldurmayı, genelleştirip derinleştirmeyi bize bırakmış. Biz de öyle yapmaya çalışalım o zaman. Yazının bütün olarak bende oluşturduğu ilk soru şu; "İnsan erkinin kaynağı nedir?".
Yani, insan, insan olarak gücünü nereden alır? Buna verilmiş iki cevap görebildim ben şimdiye kadar. "İnsan, gücünü çektiği acılardan, katlandığı zorluklardan alır" ve "İnsan, gücünü, emekten, üretimden alır". Bu, "İnsan nedir?" gibi geniş bir soruya -Hatta daha geriye- kadar genellendiği gibi, "Bu arkadaş neden sürekli olarak başından geçen kötü hikayeleri anlatıp duruyor?" ya da "Arkadaşlarım neden fikirlerimi önemsemiyor" a kadar özele indirgenebilir.
Eğer gücümüzü acıdan aldığımıza inanırsak, buna bağımlı hale geliriz. Acı çekmediğimizde saygı görmeyeceğimize inanır, acı çekmekten keyif alır hale gelir, ona muhtaç oluruz. Bu, bize yaşamımızı olduğu biçimi ile kabul ettireceği gibi bizi ondan uzaklaştıracaktır da.
Oysa insanın problemlerinin çözümü üretimden geçer. Canlılıktan getirdiği ihtiyaçları karşılayabilmesi için örneğin, üretmesi gerekir. İnsanlıktan getirdiği toplumsal problemleri çözebilmesi için ayrıca düşünsel üretime geçmesi ve kendini-toplumu anlatabilmesi, anlayabilmesi gerekir.
Sürdüğü keyif dolu yaşamı, ezdiği insanların acıları üzerine kuranlar için, o insanların acıya muhtaç hale gelmesi kadar faydalı ne olabilir?
Bir düşünceyi öncelikle yine düşünsel olarak gündelik yaşama ve nesnelliğe uygulayamadığımız sürece onu anlayamayız. Ardından onu pratiğe dökmek ve adım adım hayat görüşümüze oturtmak, refleksif hale getirmek gerekir. Örneklendirmemiz gerekiyor öyleyse.
Kişimizin bir kaç problemi birden var, diyelim. Maddi sıkıntıdadır, birikmiş hiç parası olmadığı gibi iş bulmakta zorlanmaktadır, ayrıca herhangi bir eğitimi de yoktur. Hem eğitim görmesi gerekir, hem iş bulması gerekir, bir yandan beraberce yaşamak durumunda olduğu ailesi de aynı durumdadır ve hep beraber karamsarlığa itilmektedirler. Ayrıca, diyelim ki bu kişi yalnız olsun. Beraber yaşamak zorunda oldukları tarafından çevrelenmekte olmasına rağmen, buna zorunda olmayan hemen hiç kimseye sahip olmasın, diyelim. Hatta biraz daha özel problemler ekleyelim, diyelim ki sevgilisiyle ayrılmış, sonra çok sevdiği bu insanın başkasıyla birlikte olduğunu görmüş, klasik durum.
İçinde yaşadığımız kültürel yapı, kişimizi ilk olarak kendini uyuşturmaya sürükler diye düşünebiliriz hiç uğraşmadan. Buna "Arabesk kültür" deniyor ama ben "Arabesk" kavramının ne olduğunu bilmediğimden, yanlış kavram kullanmak istemem ve "Acı kültürü" diyeceğim. Her türlü iletişim aracından sürekli olarak bastırılan (Haberler dahil), acı üzerine kurulu bir anlayış var. Ayrıntılı incelemeye gerek görmüyorum içinde yaşıyoruz bizzat, benden duymanıza gerek yok. Böyle durumlarda "Rahatlamak için" alkol tüketebilir örneğin kişimiz. Belki başka uyuşturuculara da yönelebilir. Yöneleceği sanat anlayışı da bu yönde olacaktır ki bu da pompalanıyor. Peki kişimiz bunu neden yapar? Aslında, içten içe, durumdan kaçmaya uğraştığı için. "Bak benim böyle böyle dertlerim var" deyip kendi kendine acımayla işe başlar, sonra çevresindekileri kendine acındırma yoluna gider ki gerçeklerden kaçabilsin (!). Bu ise mümkün değildir ve "Ne yapalım hayat böyle", "Kaderimiz buymuş", "Acıların çocuğuyum" şeklinde gelişecek olan kabullenme evresi ile son bulması gerekir. Problemler çözüldü mü? Hayır. Gerçeklerden kaçıldı mı? Hayır. Mutlu olundu mu? Hayır. Hepimiz tahmin edebiliyoruz ki kişimiz dibe battıkça batacak ve artık geri çıkamayacağı noktaya kadar sürüklenecek. Yine de iş bulmak, çalışmak, yemek yemek, giyinmek, barınmak durumunda değil mi? Öyle. Hayatın, toplumsal koşulların onu zorlayacağı noktaya kadar kaçabilir hayattan. Bir nokta gelir ki, artık kaçış mümkün değildir, o noktada hayatın önünde sürüklenip gidecektir. Bu sürüklenme, sömürü üzerine kurulu düzenimizde sömürü üzerine olacaktır.
Kişimizin bir seçeneği daha var. Problemlerini baştan sona düşünüp, durumunu ele alıp, irdeleyerek, hayatını nasıl yaşaması gerektiğini planlayabilir. Para kazanması mı gerekiyor? Bunun için eğitim alması mı gerekiyor? Demek ki ders çalışması gerekir. Bunu yapamıyor ise acilen iş bulmalı, rahatladıktan sonra belki yine okuyabilir? Belki açıktan okur? Hiç okuyamıyorsa en azından girebildiği en iyi işte yapabildiğinin en iyisini yapıp, geri kalan yaşamını elinden geldiğince insanca kurabilir. Ailesi ile ilgili problemleri mi var? Ayakları üzerinde sağlam durduktan, sorumluluklarını yerine getirdikten, beraber yaşama zorunluluğunu seçime çevirebildikten, kendisi ve sevdikleri için elinden geleni yaptıktan sonra, problemler azalmayacak mıdır? Problemlerinin kaynağı zaten yaşama savaşı değil miydi? Kişimiz artık gücünü emekten, üretimden, ayakları üzerine sağlam basmaktan, sorumluluklarını yerine getirmekten aldığına inanır. Uyuşmak, istediği en son şeydir. Yaşamak istemesi gerektiğini bilir. Dediğim gibi, insan yaşamaya aşık olmalı. Konu yaşamaya geldiğinde, mazeret söz konusu olabilir mi?
25 Ekim 2013 Cuma
Herkes Okumalı ve Herkes Yazmalı
İnsanı en çok güçsüzleştiren şeylerden biri, yakınları tarafından dinlenmemek, okunmamak, ciddiye alınmamak, eleştirilmemek, hatta yerden yere vurulmamak, sürüklenmemek, ayağa kaldırılmamak, sarsılmamak. Bir diğeri yakınlarını dinlememek, okumamak, ciddiye almamak, eleştirmemek, yerden yere vurmamak, sürüklememek, ayağa kaldırmamak, sarsmamak. Birbirini her an yıkıp yeniden yapan iki insanda belirir mutluluk. Bunu yapamayanlar an ve an birbirinden uzaklaşırlar, bambaşka iki insan olurlar, birbirlerini tanıyamaz, yaşamı beraber yaşayamaz hale gelirler ve doldurulması gereken bir boşluk oluşur, o boşluk ki doldurulmazsa dipsiz kuyusuna çeker insanı yalnızlığın..
Anlamak
Anlamak, farkına varmak, ayırt edebilmek, insanı insan yapan en önemli eylemlerden. Anlayabilmek, anlamaya uğraşmak, hayata tutunmanın olmazsa olmazı. Anlamaktan, anlamaya uğraşmaktan kaçmak da hayattan kaçmanın en kısa yolu.
Hayatta beni rahatlatan en önemli özelliğimin, insanları ve kendimi anlamaya uğraşıyor olmam olduğuna inanıyorum, bunu her an yeniden hissediyorum. Beni, benim için kötü bir yere sürükleyen bir davranışımı "Özelliğim", "Huyum" diyerek kabullenmek yerine, o davranışımın sebeplerini anlamaya uğraşmak her zaman işime yarıyor. Tabi ki bu yalnızca kötü yere sürükleyen davranışlar için değil, bütün olarak kişiliğimin her parçasını içeriyor. Önceki yazılarda da bahsettiğim gibi, kişiliğimin her parçası bütün olarak doğanın bir yansıması olduğundan, onu içeriyor ve onun tarafından kapsanıyor. Aynı şekilde, beni rahatsız eden, kızdıran, mutsuz eden başka bir insanın davranışını da, "O da böyle bir insan", "O kötü, aptal, faydasız bir insan", "Yaradılışı böyle" diyerek kabullenmek yerine, anlamaya uğraşırım. Bu hem hayatımı nasıl yaşayacağımı şekillendirirken bana yardımcı olur, hem de kendimi anlamamı kolaylaştırır. İnsan, beraberce yaşadığı her kim olursa olsun, bütün bir toplum olarak genellemek gerekse de, özel bir örnek olarak dostunu, her an yeniden sorgulamalı, karşıt durduğu noktalarda yıkmaya, ve yeniden yapmaya çalışmalı, aynı karşılığı geri almalı ki, hayatı her adımda insanca yaşayabilsin, her adımını ileriye atsın, öğrensin ve gelişsin. Bu uğraşı durdurmak, kestirip atmak, insanı kestirip atmak, hayatı kestirip atmak demektir.
Hayatta beni rahatlatan en önemli özelliğimin, insanları ve kendimi anlamaya uğraşıyor olmam olduğuna inanıyorum, bunu her an yeniden hissediyorum. Beni, benim için kötü bir yere sürükleyen bir davranışımı "Özelliğim", "Huyum" diyerek kabullenmek yerine, o davranışımın sebeplerini anlamaya uğraşmak her zaman işime yarıyor. Tabi ki bu yalnızca kötü yere sürükleyen davranışlar için değil, bütün olarak kişiliğimin her parçasını içeriyor. Önceki yazılarda da bahsettiğim gibi, kişiliğimin her parçası bütün olarak doğanın bir yansıması olduğundan, onu içeriyor ve onun tarafından kapsanıyor. Aynı şekilde, beni rahatsız eden, kızdıran, mutsuz eden başka bir insanın davranışını da, "O da böyle bir insan", "O kötü, aptal, faydasız bir insan", "Yaradılışı böyle" diyerek kabullenmek yerine, anlamaya uğraşırım. Bu hem hayatımı nasıl yaşayacağımı şekillendirirken bana yardımcı olur, hem de kendimi anlamamı kolaylaştırır. İnsan, beraberce yaşadığı her kim olursa olsun, bütün bir toplum olarak genellemek gerekse de, özel bir örnek olarak dostunu, her an yeniden sorgulamalı, karşıt durduğu noktalarda yıkmaya, ve yeniden yapmaya çalışmalı, aynı karşılığı geri almalı ki, hayatı her adımda insanca yaşayabilsin, her adımını ileriye atsın, öğrensin ve gelişsin. Bu uğraşı durdurmak, kestirip atmak, insanı kestirip atmak, hayatı kestirip atmak demektir.
Eğlence
Uzun bir süredir neden kahkaha attığımızı anlamaya uğraşıyorum. Devlet Bahçeli'nin davul solosunu izlerken neden kahkahalara boğuluyoruz örneğin? İlginç değil mi? Vardığım en mantıklı sonuç, düşünce dizgesinin-beklentinin kırılması ve yeni gelip dizgeye oturan fikrin-olayın aniden anlaşılması sürecinin insanda yarattığı rahatlama hissi. Her ne kadar bir insan ile ya da bir film-dizi-kitap, herhangi bir şey ile kurulan etkileşip çift yönlü olsa da bir yandan insanın kafasında devam eden yansıma-diyalog, tek taraflı düşünce süreci ilerlemektedir. Beynimiz çok ayrıntılı bir şekilde sürekli olarak bu işlem boyunca çalışır ve analiz eder, düşüncenin akışını sağlar ve ileriyi tahmin eder. Bu akışı bozmak, mesela Devlet Bahçeli'nin davul çalıyor olması-üstelik sözlerinin ve hareketlerinin, tonlamalarının, vurgularının tam olarak soloya oturuyor olması, saçmadır-ilgisizdir, bizim düşüncemize, düşünce akışımıza uygun değildir, tahmin edilemez ve beklenmediktir. Bu durum, akışı sekteye uğratır- ama bu mümkün olmadığı için bir boşluk ortaya çıkar ve insan gerilir. Çok kısa bir süre içerisinde videonun yapısı kavranır, videoyu oluşturan insanlar iki alakasız şeyi birbirine çok güzel oturtmuşlardır, bu kavrayış ile beraber düşüncemiz yeniden raylarına oturur ve bir rahatlama-boşalma gerçekleşir. Gerginlik, fiziksel olarak kahkaha yoluyla boşaltılır. Eğer bu kavrama süreci gecikirse kahkaha ortaya çıkmaz, rahatlama gerçekleşmez. Eğer bu sürecin sonucunda kavrama hiç gerçekleşmezse, ya da saçma durum bir mantığa oturtulmazsa, bu kez "Kötü espri" diyip geçebiliriz.
Bütün bu sorgulama süreci aslında "How I Met Your Mother" isimli diziyi izlerken başladı. Adı geçen diziyi ne zaman izlesem rahatsız oluyorum. "İzleme" diyeceksiniz. Ama izlerken keyif de alıyorum. Öte yandan yakın çevrem tarafından dikkatle izlenen, konuşulan ve gündelik hayata uygulanan bir dizi olmasıyla da benim için önem kazanıyor. Bu da ondan kaçmak yerine onu izleyip sorgulamaya itiyor beni.
Aslında "Yalnızca eğlence", "Çerez", "Kafa boşaltmalık" gibi görünen bu dizi, gayet, açık açık eğitici bir dizidir ve benim görüşüme göre büyük ölçüde zararlıdır. Dizi bizi, insan ilişkileri konusunda eğitmektedir ve sizin de fark ettiğiniz gibi bir çok kişinin ilişki kurma yöntemini etkilemiştir.
Bir kaç genç insanın beraber eğlenmesini işler dizi temelde. Bunun yanında Ted adında bir mimarın "Hayatının aşkını" aramasını anlatır. Bizi eğlendiren kısmı nedir, eğiten kısmı nedir? Bunları sorgulamak istiyorum.
Eğlendiren kısmı ile başlayalım. Bu diziyi izlerken deli gibi eğlenmemizin en temel sebebi, gerçek hayatta bu şekilde eğlenemiyor oluşumuzdur. Dizideki gençlerin para derdi yoktur (Kabul edelim, araya nadiren çok sahte para sıkıntıları soktular ama "Bakın para derdimiz de var" demekten başka hiçbir etkisi olmadı bu sahnelerin diziye), sürekli bir barda takılırlar, başlarına saçma sapan olaylar gelir ve eğlenirler. Hangimiz böyle bir hayatı istemeyiz ki? İnsanların açık fikirli olduğu bir ortamda, gelecek kaygısı olmayan akranlarımız ile toplanıp içmek, sohbet etmek, parti yapmak, sevişmek.
Dizinin bizi eğlendiren tarafı, mastürbatif yönüdür. Haftanın bir günü, yirmi dakikalığına bu kaygısızca eğlenen insanlardan biriymiş gibi hissederiz (Genellikle Ted ile özdeşleştirmeye gidiyorlar). Hepimizin Marshall adında sevimli ve iyi niyetli, Barney adında sapık ama salak, eğlenceli, Ted adında saf, temiz, Robin adında güzel, akıllı, erkeksi, Lilly adında anaç, sıcak kanlı, otoriter arkadaşımız var gibi sanki. Eğer başkaları bilmiyor olsa (Ki diziyi bilmeyen birine anlatırken bu gerçekleşiyor) askerlik anımızı anlatır gibi bu insanlar ile olan anılarımızı anlatabiliriz. Tekrarlıyorum, hangimiz böyle yaşayabilmeyi istemeyiz ki?
Gelelim eğitici yönüne. Bu eğlenceyi isteyen, haftada yirmi dakikalığına ilüzyon olarak tadına bakan kişi, günlük yaşantısına da bunu uygulayabilmek isteyecektir. Kişimizin gelecek kaygısı yoksa ne ala! Gayet mümkün. Hatta diziyi izlemeyi bırakabilir bile. Gidip gerçekten eğlenebilmek varken kim ilüzyon izler? Dizi burada bize bir hayat amacı sunuyor. Arkadaşlar ile kaygısızca eğlenebilmek ve hayatının aşkını bulana kadar amaçsızca sevişmek, sonra hayatının aşkını bulmak ve yaşayıp gitmek. Aralara ise bütün bir dünya görüşü serpiştiriyorlar. Mesela, öyle kaygısızlar ki, herhangi bir ciddiyet içeren konuşma gerçekleştiğinde bu ya yapış yapış duygusal bir konuşma oluyor, ya da osuruk (Bildiğin osuruk ve bu sana komik geliyor) sesi ile susturuluyor. Ted karakteri "Kültürlü" dür. Tabi bu kültürü mimari bilgiden, bir kaç ezberlenmiş şiirden öteye geçmemiştir. Gerçekten kültürlü bir adam gösterseler ne güzel olacak. Arada sırada bu yönünü sergilemek ister ama, osuruklar eşliğinde susturulur. Bu yapı bize kültürden uzak kalmaya uğraşan bir nesil sunmuyor mu? En son ne zaman arkadaşlarınız ile ciddi bir konuyu uzun uzun konuştunuz? Bu çok büyük bir kolaylık sağlıyor. Kültürden uzak durmak sosyal olarak kabul edilebilir duruma geldiği anda apar topar kaçış başlıyor. "Bilinemezciler", "Her şeyi ben bilirimciler", "Amaan ben düşünmeyi sevmiyorum düşün düşün ne olacak" çılar, say sayabilirsen. Yalnızca, mecbur kalırsa azıcık bilgiliymiş gibi görüneceği kadarını alıp, gerisine dokunmuyor. İki belgesel izle, iki kitap adı bil, yeter.
Oysa, gelecek kaygımız olduğunu hepimiz biliyoruz. Aramızda kaç tane zengin var? Ne demiştik? "Sen kendi kişiliğinin temellerini sorgulayıp, bugününü anlar ve geleceğini şekillendirmezsen, seninle etkileşime girecek olan doğa ve toplum seni kendi önüne katıp sürükler". Hele ki bunu beraber yaşadığın dostların ile, ailen ile, eşin ile, çocukların ile yapmayacaksan, nasıl beraberce yaşamaya devam edebileceksin?
Dizinin zararlarından biri budur, dostluğu yalnızca beraber eğlenen ve saçmalayan insanlar olarak göstermesi. Oysa dostluk hayatı omuz omuza yaşamak demektir. Zararlarından bir diğeri, cinsel aşka bakış açısıdır. Diziye göre her insan için tek bir insan bulunur. Kader onları birleştirir. Aşkın tek anlamı hissedilen bir duygudur. Ergenlik şiirlerimizde yazdığımız "Midemizde uçuşan kelebekler" filan. Oysa aşk, hayatı omuz omuza yaşamak demektir ve insan bir dostuna da aşıktır, insan annesine de aşıktır, insan hayata aşık olmalıdır. Hayata bakışı bu şekilde bozulan bizim gibi fakir emekçi çocukları, "Yahu bu hayat neden bu kadar kötü, neden bu kadar yalnızım?" gibi soruları cevaplayamadan ölüp gidecektir.
Çok özel bir konudan çok kısıtlı bir şekilde inceledim. Aslında incelemek gereken şey bir bütün olarak toplumsal yapımız ve hayata bakış açımız. Özele indirgesek bile cinselliğe bakış açımız gibi yine oldukça geniş ve ayrıntılı bir konuya indirgememiz gerekir. Bu yazı bir çok şeyi kapsamamaktadır, anlık bir iç boşaltmadan ibarettir. Gelecek yazılarımda genişletmek üzere.
Bütün bu sorgulama süreci aslında "How I Met Your Mother" isimli diziyi izlerken başladı. Adı geçen diziyi ne zaman izlesem rahatsız oluyorum. "İzleme" diyeceksiniz. Ama izlerken keyif de alıyorum. Öte yandan yakın çevrem tarafından dikkatle izlenen, konuşulan ve gündelik hayata uygulanan bir dizi olmasıyla da benim için önem kazanıyor. Bu da ondan kaçmak yerine onu izleyip sorgulamaya itiyor beni.
Aslında "Yalnızca eğlence", "Çerez", "Kafa boşaltmalık" gibi görünen bu dizi, gayet, açık açık eğitici bir dizidir ve benim görüşüme göre büyük ölçüde zararlıdır. Dizi bizi, insan ilişkileri konusunda eğitmektedir ve sizin de fark ettiğiniz gibi bir çok kişinin ilişki kurma yöntemini etkilemiştir.
Bir kaç genç insanın beraber eğlenmesini işler dizi temelde. Bunun yanında Ted adında bir mimarın "Hayatının aşkını" aramasını anlatır. Bizi eğlendiren kısmı nedir, eğiten kısmı nedir? Bunları sorgulamak istiyorum.
Eğlendiren kısmı ile başlayalım. Bu diziyi izlerken deli gibi eğlenmemizin en temel sebebi, gerçek hayatta bu şekilde eğlenemiyor oluşumuzdur. Dizideki gençlerin para derdi yoktur (Kabul edelim, araya nadiren çok sahte para sıkıntıları soktular ama "Bakın para derdimiz de var" demekten başka hiçbir etkisi olmadı bu sahnelerin diziye), sürekli bir barda takılırlar, başlarına saçma sapan olaylar gelir ve eğlenirler. Hangimiz böyle bir hayatı istemeyiz ki? İnsanların açık fikirli olduğu bir ortamda, gelecek kaygısı olmayan akranlarımız ile toplanıp içmek, sohbet etmek, parti yapmak, sevişmek.
Dizinin bizi eğlendiren tarafı, mastürbatif yönüdür. Haftanın bir günü, yirmi dakikalığına bu kaygısızca eğlenen insanlardan biriymiş gibi hissederiz (Genellikle Ted ile özdeşleştirmeye gidiyorlar). Hepimizin Marshall adında sevimli ve iyi niyetli, Barney adında sapık ama salak, eğlenceli, Ted adında saf, temiz, Robin adında güzel, akıllı, erkeksi, Lilly adında anaç, sıcak kanlı, otoriter arkadaşımız var gibi sanki. Eğer başkaları bilmiyor olsa (Ki diziyi bilmeyen birine anlatırken bu gerçekleşiyor) askerlik anımızı anlatır gibi bu insanlar ile olan anılarımızı anlatabiliriz. Tekrarlıyorum, hangimiz böyle yaşayabilmeyi istemeyiz ki?
Gelelim eğitici yönüne. Bu eğlenceyi isteyen, haftada yirmi dakikalığına ilüzyon olarak tadına bakan kişi, günlük yaşantısına da bunu uygulayabilmek isteyecektir. Kişimizin gelecek kaygısı yoksa ne ala! Gayet mümkün. Hatta diziyi izlemeyi bırakabilir bile. Gidip gerçekten eğlenebilmek varken kim ilüzyon izler? Dizi burada bize bir hayat amacı sunuyor. Arkadaşlar ile kaygısızca eğlenebilmek ve hayatının aşkını bulana kadar amaçsızca sevişmek, sonra hayatının aşkını bulmak ve yaşayıp gitmek. Aralara ise bütün bir dünya görüşü serpiştiriyorlar. Mesela, öyle kaygısızlar ki, herhangi bir ciddiyet içeren konuşma gerçekleştiğinde bu ya yapış yapış duygusal bir konuşma oluyor, ya da osuruk (Bildiğin osuruk ve bu sana komik geliyor) sesi ile susturuluyor. Ted karakteri "Kültürlü" dür. Tabi bu kültürü mimari bilgiden, bir kaç ezberlenmiş şiirden öteye geçmemiştir. Gerçekten kültürlü bir adam gösterseler ne güzel olacak. Arada sırada bu yönünü sergilemek ister ama, osuruklar eşliğinde susturulur. Bu yapı bize kültürden uzak kalmaya uğraşan bir nesil sunmuyor mu? En son ne zaman arkadaşlarınız ile ciddi bir konuyu uzun uzun konuştunuz? Bu çok büyük bir kolaylık sağlıyor. Kültürden uzak durmak sosyal olarak kabul edilebilir duruma geldiği anda apar topar kaçış başlıyor. "Bilinemezciler", "Her şeyi ben bilirimciler", "Amaan ben düşünmeyi sevmiyorum düşün düşün ne olacak" çılar, say sayabilirsen. Yalnızca, mecbur kalırsa azıcık bilgiliymiş gibi görüneceği kadarını alıp, gerisine dokunmuyor. İki belgesel izle, iki kitap adı bil, yeter.
Oysa, gelecek kaygımız olduğunu hepimiz biliyoruz. Aramızda kaç tane zengin var? Ne demiştik? "Sen kendi kişiliğinin temellerini sorgulayıp, bugününü anlar ve geleceğini şekillendirmezsen, seninle etkileşime girecek olan doğa ve toplum seni kendi önüne katıp sürükler". Hele ki bunu beraber yaşadığın dostların ile, ailen ile, eşin ile, çocukların ile yapmayacaksan, nasıl beraberce yaşamaya devam edebileceksin?
Dizinin zararlarından biri budur, dostluğu yalnızca beraber eğlenen ve saçmalayan insanlar olarak göstermesi. Oysa dostluk hayatı omuz omuza yaşamak demektir. Zararlarından bir diğeri, cinsel aşka bakış açısıdır. Diziye göre her insan için tek bir insan bulunur. Kader onları birleştirir. Aşkın tek anlamı hissedilen bir duygudur. Ergenlik şiirlerimizde yazdığımız "Midemizde uçuşan kelebekler" filan. Oysa aşk, hayatı omuz omuza yaşamak demektir ve insan bir dostuna da aşıktır, insan annesine de aşıktır, insan hayata aşık olmalıdır. Hayata bakışı bu şekilde bozulan bizim gibi fakir emekçi çocukları, "Yahu bu hayat neden bu kadar kötü, neden bu kadar yalnızım?" gibi soruları cevaplayamadan ölüp gidecektir.
Çok özel bir konudan çok kısıtlı bir şekilde inceledim. Aslında incelemek gereken şey bir bütün olarak toplumsal yapımız ve hayata bakış açımız. Özele indirgesek bile cinselliğe bakış açımız gibi yine oldukça geniş ve ayrıntılı bir konuya indirgememiz gerekir. Bu yazı bir çok şeyi kapsamamaktadır, anlık bir iç boşaltmadan ibarettir. Gelecek yazılarımda genişletmek üzere.
Her Sanatçı Kendini Anlatır
Ve her sanatçı, kendinde toplumu, toplumda kendini anlatır. Önceki yazılarımda tam olarak cümle halinde söylememiş olsam da, genel olarak insanın kişiliğinin toplumsal koşullar tarafından oluşturulduğundan bahsetmiştim. Bundan bağımsız olarak var olamayacak olan insan, sanatsal üretime geçtiğinde de, kendinden başka bir şey anlatamayacaktır ve toplumla olan kopmaz bağıntısı onu mecburen toplumu anlatmaya da itecektir. Bu sürekli olarak bir diğerine döner. En bireysel sanatçının ortaya koyacağı en bireysel hatta anlamsız eseri dahi kendisinden bir parçadır, kendi amaçlarının bir sonucudur, kendi hayatının ve hayata bakışının bir yansımasıdır. Yani, hayatın ondan yansımasıdır. İnsan hayatı ise, toplumsaldır, tanımı dahi bunu gerektirir ve zorunlu kılar. Demek ki insandan yansıyacak olan hayat, toplumsal hayatı kaçınılmaz olarak içerecektir. Bu yalnız sanatta değil, kendi kendimize konuştuğumuz monologlarımızda dahi böyledir. Kendime soracağım soru, öğrendiğim şeyleri ortaya çıkaracak, sonuçta verdiğim yeni bir bilinçlenme olan cevap, değişmiş, yeni bir insan tarafından cevaplanacak. Eğer insanın tanımına, sürekli olarak değişmeyi eklersek, iki an arasında değişip farklılaşmış olan benin, aslında zamandan kopuk incelenemeyecek olan tek bir beni kapsadığını görürüz.
Sanat için sanat anlayışı metafizik düşüncenin bizi hataya sürüklemesinden başka bir şey değildir. Sanatı bir araç değil bir amaç olarak görmek, yanlış görmektir. Bakmak ve görmek farklı şeylerdir. Büyük ihtimalle hayatınızın bir döneminde ufak da olsa sanatsal bir üretimde bulunmuşsunuzdur. Amaçlarınızı düşünün. Lisede hoşlandığınız kızı-oğlanı etkilemek? Hayatınızın bir döneminde yaşadığınız bir problemi insanlara anlatabilmek, yardım bulabilmek? Kişiliğinize, etkileyici bir özellik eklemek? Sadece ve sadece eğlenmek, belki özendiğiniz insanlar gibi eğlenip, o havayı soluyabilmek-tadabilmek? Sadece uyumdan zevk alıp kafa boşaltmak, belki de daha rahat uykuya dalabilmek, üzüldüğünüz bir zamanda rahatlayabilmek ya da iyice üzüntüye boğulup bir film sahnesinde gibi hissedebilmek dahi olamaz mı? Mutlaka bir sebebi vardır. Sadece ve sadece sanatı amaçlamak, çekici sadece ve sadece vurmayı amaçlamak gibidir. Bağıntılarından koparılmış, eksik, yanlış.
Sanat için sanat anlayışı metafizik düşüncenin bizi hataya sürüklemesinden başka bir şey değildir. Sanatı bir araç değil bir amaç olarak görmek, yanlış görmektir. Bakmak ve görmek farklı şeylerdir. Büyük ihtimalle hayatınızın bir döneminde ufak da olsa sanatsal bir üretimde bulunmuşsunuzdur. Amaçlarınızı düşünün. Lisede hoşlandığınız kızı-oğlanı etkilemek? Hayatınızın bir döneminde yaşadığınız bir problemi insanlara anlatabilmek, yardım bulabilmek? Kişiliğinize, etkileyici bir özellik eklemek? Sadece ve sadece eğlenmek, belki özendiğiniz insanlar gibi eğlenip, o havayı soluyabilmek-tadabilmek? Sadece uyumdan zevk alıp kafa boşaltmak, belki de daha rahat uykuya dalabilmek, üzüldüğünüz bir zamanda rahatlayabilmek ya da iyice üzüntüye boğulup bir film sahnesinde gibi hissedebilmek dahi olamaz mı? Mutlaka bir sebebi vardır. Sadece ve sadece sanatı amaçlamak, çekici sadece ve sadece vurmayı amaçlamak gibidir. Bağıntılarından koparılmış, eksik, yanlış.
Kişilik
Önceki yazımda her şeyin, diğer şeyler ile kurduğu bağıntılar ölçüsünde değişip dönüştüğünü, geliştiğini düşünmüştük. Bu temel düşünceyi insan gelişiminde, kişiliğinin oluşmasında, seçimlerinin, düşünce sisteminin oturmasında da kullanmalıyız. Çok temel bir soruyu cevaplandırmak gerektiğini düşünüyorum çünkü: İnsan kişiliği doğuştan mı gelir, yoksa yaşamı boyunca kurduğu bağıntılar toplamı mıdır? Din bize, doğuştan olduğunu söyler. Metafizik düşünce bağıntıları yok saymaktadır. Mutlakçıdır ve değişimi görmez.
Kurabildiğim tüm cümleler yirmi iki yıllık yaşamımda öğrenebildiğim kavramlardan ibarettir ve aslında beni daha önce okumadıysanız ya da benimle sohbet etmediyseniz kendimi sık sık tekrar ettiğimi, aynı kavramları bir çok yerde kullandığımı göreceksiniz. Yirmi iki yıl gibi kısa bir süre boyunca kişiliğimi oluşturan temel olguları iki elimin parmaklarıyla sayabilirim sanırım. Yürüme, konuşma şeklimden kavram-kelime seçimlerime bir çok konuda çok az alternatifim olmasına rağmen aslında yirmi iki yıl en ufak ayrıntısına kadar sayısız şekilde etkilemiştir beni, bu, kişiliğimin temelde çok basit olmasına karşın aynı zamanda oldukça karmaşık bir yapıyı kapsadığını gösteriyor.
Aslında bunları anlatmamın sebebi bir kaç yıl önce çok sevdiğim bir arkadaşımla aramda geçen konuşma. Kendi mahallesinde oturan, yanlış hatırlamıyorsam sekiz çocuklu bir aileyi eleştiriyordu. Bu eleştirisinin temel amacı, "İnsan isterse doğru seçimleri yapabilir ama, buna rağmen yanlış seçimler yapan insanlar var ve onları hiç anlamıyorum" demekti. Yani, fakir bir aile neden sekiz çocuk yapar? Bu ne gibi bir mantığa dayandırılabilir? Daha fazla fakirlikten, mutsuzluktan, sağlıksız bir nesilden, kısaca insanca bir yaşamdan uzaklaşmak demek değildir de nedir? Eğer doğru ve yanlışın doğuştan insanın içinde bulunduğunu düşünürsek, bu insanların aptal ve kötü niyetli yaratıldıklarını düşünmeye zorlanırız. Oysa yine, gerekli bağıntıları kurup, neden sekiz çocuk yaptıklarını anlayabilmek gerekir diye düşünüyorum. Kendi kişilik özelliklerinizi düşünün. Bıraktığınız bıyığın sebebine kadar. Hepsinin bir nedeni olduğunu göreceksiniz. Saygı duyduğunuz bir figür, etkilemek istediğiniz biri, hayatınızda yaşadığınız ve size o fikri veren bir olay, herhangi bir şey. Yeterince düşünürseniz ve hafızanız kuvvetli ise kişiliğinizin hiçbir parçasının, en ufağına kadar, sebepsiz yere yoktan var olmadığını göreceksiniz. Büyük ihtimalle göremeseniz bile sezecek hale geleceksiniz. Peki sekiz çocuklu ailenin durumu, neden böyle? Bunu ayrıntılarıyla bilmek belki de imkansız. Ama temelde, toplumu incelediğimizde, sekiz çocuklu bir ailenin çok da sıra dışı olmadığını görüyoruz. Bu da bize daha hiç araştırmadan, fazla düşünmeden, fakirlik, sefalet, cahillik gibi bir kaç seçenek sunuveriyor. Şimdi, yapmamız gereken şey derine inip neden toplumsal yapımızın böyle sonuçlar doğurduğunu incelemek midir, yoksa "Aptal ve kötü insanlar bunlar, keşke ölseler" diyerek işin içinden sıyrılmak mıdır? Değişirliğe inanıp analiz ettiğimiz problemi çözmek için fikriler üretip, mücadele vermek midir, yoksa mutlaklığa inanıp ölümü mü beklemektir? İkinci seçeneğe ilerleyen insan en temelde kendini yıkmaktan vazgeçecek ve olduğu şekli ile kabul edecektir. Ama ne demiştik, sen bağıntı kurmuyorsun diye, doğadan, canlılıktan, toplumdan bağımsız var olabilirsin demek değil bu. Sen kendi kişiliğinin temellerini sorgulayıp, bugününü anlar ve geleceğini şekillendirmezsen, seninle etkileşime girecek olan doğa ve toplum seni kendi önüne katıp sürükler. Çünkü değişirliği kabul etmiyoruz diye, gerçekliği yok olmuyor.
Kurabildiğim tüm cümleler yirmi iki yıllık yaşamımda öğrenebildiğim kavramlardan ibarettir ve aslında beni daha önce okumadıysanız ya da benimle sohbet etmediyseniz kendimi sık sık tekrar ettiğimi, aynı kavramları bir çok yerde kullandığımı göreceksiniz. Yirmi iki yıl gibi kısa bir süre boyunca kişiliğimi oluşturan temel olguları iki elimin parmaklarıyla sayabilirim sanırım. Yürüme, konuşma şeklimden kavram-kelime seçimlerime bir çok konuda çok az alternatifim olmasına rağmen aslında yirmi iki yıl en ufak ayrıntısına kadar sayısız şekilde etkilemiştir beni, bu, kişiliğimin temelde çok basit olmasına karşın aynı zamanda oldukça karmaşık bir yapıyı kapsadığını gösteriyor.
Aslında bunları anlatmamın sebebi bir kaç yıl önce çok sevdiğim bir arkadaşımla aramda geçen konuşma. Kendi mahallesinde oturan, yanlış hatırlamıyorsam sekiz çocuklu bir aileyi eleştiriyordu. Bu eleştirisinin temel amacı, "İnsan isterse doğru seçimleri yapabilir ama, buna rağmen yanlış seçimler yapan insanlar var ve onları hiç anlamıyorum" demekti. Yani, fakir bir aile neden sekiz çocuk yapar? Bu ne gibi bir mantığa dayandırılabilir? Daha fazla fakirlikten, mutsuzluktan, sağlıksız bir nesilden, kısaca insanca bir yaşamdan uzaklaşmak demek değildir de nedir? Eğer doğru ve yanlışın doğuştan insanın içinde bulunduğunu düşünürsek, bu insanların aptal ve kötü niyetli yaratıldıklarını düşünmeye zorlanırız. Oysa yine, gerekli bağıntıları kurup, neden sekiz çocuk yaptıklarını anlayabilmek gerekir diye düşünüyorum. Kendi kişilik özelliklerinizi düşünün. Bıraktığınız bıyığın sebebine kadar. Hepsinin bir nedeni olduğunu göreceksiniz. Saygı duyduğunuz bir figür, etkilemek istediğiniz biri, hayatınızda yaşadığınız ve size o fikri veren bir olay, herhangi bir şey. Yeterince düşünürseniz ve hafızanız kuvvetli ise kişiliğinizin hiçbir parçasının, en ufağına kadar, sebepsiz yere yoktan var olmadığını göreceksiniz. Büyük ihtimalle göremeseniz bile sezecek hale geleceksiniz. Peki sekiz çocuklu ailenin durumu, neden böyle? Bunu ayrıntılarıyla bilmek belki de imkansız. Ama temelde, toplumu incelediğimizde, sekiz çocuklu bir ailenin çok da sıra dışı olmadığını görüyoruz. Bu da bize daha hiç araştırmadan, fazla düşünmeden, fakirlik, sefalet, cahillik gibi bir kaç seçenek sunuveriyor. Şimdi, yapmamız gereken şey derine inip neden toplumsal yapımızın böyle sonuçlar doğurduğunu incelemek midir, yoksa "Aptal ve kötü insanlar bunlar, keşke ölseler" diyerek işin içinden sıyrılmak mıdır? Değişirliğe inanıp analiz ettiğimiz problemi çözmek için fikriler üretip, mücadele vermek midir, yoksa mutlaklığa inanıp ölümü mü beklemektir? İkinci seçeneğe ilerleyen insan en temelde kendini yıkmaktan vazgeçecek ve olduğu şekli ile kabul edecektir. Ama ne demiştik, sen bağıntı kurmuyorsun diye, doğadan, canlılıktan, toplumdan bağımsız var olabilirsin demek değil bu. Sen kendi kişiliğinin temellerini sorgulayıp, bugününü anlar ve geleceğini şekillendirmezsen, seninle etkileşime girecek olan doğa ve toplum seni kendi önüne katıp sürükler. Çünkü değişirliği kabul etmiyoruz diye, gerçekliği yok olmuyor.
24 Ekim 2013 Perşembe
İçini Dökmek
Son zamanlarda böyle bir ihtiyaç hissediyorum. Dikkat çekmek, içini dökmek, kendini anlatmak, sohbet etmek, bir şekilde kendimi göstermek, "Ben de varım" demek ne bileyim. Sürekli olarak kendimi gözlemlerim. Bazen hiç fark etmeden kendimi, o an düşündüğüm şeyi neden ve nasıl düşündüğümü sorgularken buluyorum. En ince ayrıntıya kadar inmeye uğraşırım. Yaptığım ve istediğim şeylerin sebeplerini anlamak isterim. Sonra yöntemi sorgularım. Şu anda örneğin, ana konudan sapıp neden bu konudan bahsettiğimi anlatmaya uğraşıyorum (Derken buna da yabancılaşıp ne yaptığımı açıkladım, hop, yine açıkladım). Bu alışkanlık bende tam olarak ne zaman oturdu bilmiyorum, doğal mı bilmiyorum, genel mi bilmiyorum, ama küçük yaştan beri böyleyim. Aslında bütün çocuklarda bu merakın bulunduğuna inanıyorum. Zamanla gündelik gereksinimleri karşılayabilecek kadar gelişmiş bir düşünce sistemi ve kişilik yapısı oluşturulduğunda sönüyor olabilir.
İnsan neden kendini, kendini anlatmak zorunda hisseder? Cevap basit; Tek başına yaşamadığı için. Nasıl ki nesne, diğer nesneler ile kurabildiği bağıntıların çeşitliliği kadar gelişebiliyor ise, canlılar da iletişim kurduğu doğanın, içinde bulunduğu ortamın, ortamdaki diğer canlıların çeşitliliği ve renkliliği kadar çeşitli renklere sahip olabilir. Bu insanın toplumsal doğasında da aynı şekilde karşımıza çıkıyordur herhalde. İnsan ne kadar çok şey görür, ne kadar çok şey duyar, tadar, koklar, dokunur ise o kadar geniş düşünür, geniş bağıntılar kurar. Bu da yetmez, insan bu duyulanmalara, etkilere, tepki de vermeli. Sonra, tepkiler onda yeni etkiler oluşturacak. Sayısız çeşitlilikte sürekli değişen, yeni etkilerin yeni tepkiler doğurduğu zincirde insan gelişiminin herhangi bir sonu bulunmaz. İnsanı, geri kalan canlılardan neden ayırıyoruz peki? Çünkü insan, ihtiyacı olan etkileri yaratabiliyor. Bunun bilincine varabiliyor. Bir çocuk gibi deneyimlediği doğada, bir taş görüyor örneğin. Sonra ona bir etki yüklüyor, diyelim ki, başka bir taşa vuruyor. Bakıyor ki, yepyeni bir tepki ortaya çıktı. Sivri olan taş, küt olandan parça kopardı. Bir çok oyunun, bir çok deneyin ardından insan artık sivri taş ile, küt taş arasındaki ayrıma varabiliyor. Böylece, keskin dişleri olmayan, yemek bulmakta ve yemekte zorlanan insan, keskin taşı kullanabiliyor. İhtiyacı olan etki buydu ama onda evrimden gelen keskin bir organ bulunmamaktaydı, o da ihtiyacı olan etkiyi yeniden yarattı, doğaya uyum sağlamadı, onu kendi ihtiyacına uydurdu.
Hepimiz, yukarıda bahsettiğimiz insan olma ayrımına bir başka insan sayesinde vardık (İnsanlar, daha doğrusu). Daha bizi insan yapan şey dahi kurabildiğimiz bağıntılar ki en önemlisi insanlar arası kurulan bağlardır diye düşünüyorum. Çünkü bu bağlar bize binlerce yılın bağıntılarını taşıyorlar. Binlerce yılın gözlemleri, deneyimleri, bütün insanlığın ortak macerası diyebiliriz sanırım. Hiç, evren karşısında kendinizi küçük hissettiğiniz oluyor mu? Öğrenilecek, deneyimleyecek, gözlemlenecek değişken sonsuzluk karşısında? Bütün bunlar karşısında altı üstü yetmiş yıl küçük geliyor mu? Gelmesin, çünkü toplumsal bağıntıları içerisinde insan ölümsüzdür. Hep çocuktur ama hep öğrenir, gelişir, cesur olmak da, korkmak da, aptal olmak da, öğrenmek de hepsini içerir, sonsuz doğanın içerisinde ve karşısında sonsuzdur insan. Yani sen, ben işte. Bu yüzden insan, diğer insanlar ile kurabildiği bağlar ölçüsünde gelişebilir. Bir kitaptan, bir büyükten, bir dosttan, gerek öğrenilmiş gerek deneyimlenmiş olsun, geçmişi ve bugünü öğrenir, geleceği birlikte şekillendirir. "Sabah acılı bir şey yedim tadı çok güzeldi ama midemi bozdu" dan tut, "İlkel toplumlarda insanların üremeye bakış açısı ne kadar garipmiş" diye başlayıp saatlerce konuşulan arkadaşa kadar hepsi duygu-düşünce dünyamızı geliştirir ve yaşamaya bakış açımızı genişletir.
Bütün yazı boyunca hataya düştüğüm nokta, kurulan bağıntıların tek yönlü gösterilmesi oldu sanırım. Sanki bir nesne, bir canlı, bir insan, bağıntı kurmasa, bağımsız şekilde boşlukta salınacakmış gibi eksik kaldı yazı. Oysa her ne olursa olsun doğanın içerisinde onun bir parçası olarak bulunmak zorundadır ve ondan bağımsız var olamaz. Aynı şekilde insan, ne olursa olsun toplumsallığın içerisinde, onun bir parçası olarak bulunmak zorundadır ve ondan bağımsız, insan olarak varlığını sürdüremez. Doğa, nesnenin doğası, onu kaçınılmaz bir şekilde hareket sürükler. Canlı olanı, kaçınılmaz bir şekilde yaşamaya sürükler. İnsan olanı, kaçınılmaz bir şekilde üretmeye ve düşünmeye sürükler. Yani insan sürekli hareket edip değişen, yaşayan, üreten, düşünendir ve doğa yasalarından, yaşamın yasalarından, toplumun yasalarından kaçamayacaktır. Sırtımızı çevirsek de, ilgisiz kalsak da, bu yasalar, koşullar, bizi bir yöne savuracaklardır -Tabi sağlam durmayı öğrenirsek, o başka-. Yani diyorum ki, sen bakkalı önemsemiyorsun diye, ekmek almak zorunda kalmayacak değilsin. Arkadaşını önemsemiyorsun ama, günün birinde yardıma ihtiyacın olmayacak mı? Eşini önemsemiyorsun da, herkes kendi hayatını kurup mücadele veriyorken, yalnız yaşayabilecek misin? Çocuğunu önemsemiyorsun ama, umutlarını kimseye aktarmazsan, ölmekten korkmayacak mısın? "Ben siyaset sevmiyorum" diyorsun diye, ezilen, sömürülen insanların temelini oluşturduğu toplumda -Temel yahu, temel- yaşamak durumunda değil misin?
Bu yüzden içimi dökmek istiyorum sürekli olarak. Kendimi anlayabilmem, sizleri anlayabilmeme bağlı, o da yine kendimi anlayabilmeme geri bağlanıyor. Sonuçta, kendimi anlatabilme ihtiyacı doğuyor ki, beraber yaşadığımız bu hayata kendi istediğim etkiyi verebileyim ve beklediğim tepkiyi alabileyim.
Sanatsal üretimin bu noktada başladığına inanıyorum. İnsanın kendini başka bir insana anlatabilmesi zordur. Başka bir hayatı yaşayan, aynı şeylere başka açılardan bakan, başka bir zamanı algılayan, düşüncesi, kavramları, duygu hafızası bambaşka olan, bağıntıları farklı olan bir insana, bir insan, kendini nasıl anlatabilir? Bunun bir yolu, şu anda olduğu gibi yazmak, konuşmak, kendi içimde sürdürdüğüm monoloğu size aktarmak. Sizin düşünce yapınızı ve kavramlarınızı, şeylere bakış açınızı tahmin etmeye uğraşıp, ona göre ne demem gerektiğini kurmaya uğraşıyorum ki bu da yine ne kadar geniş düşünebildiğim ile alakalı, eğer yeterince bağıntı kurmuş, öğrenmiş, deneyimlemiş isem az çok kendimi size anlatabilirim. En büyük şansım ise zaten beraberce yaşıyor, öğreniyor, aynı dili konuşuyor, aynı kültüre bağlanıyor oluşumuz. Mesela, her gece etrafında oturduğumuz ateş bize gecenin karanlığına karşı koruma sağlar, tehlikeli canlıları uzak tutar, yemeğimizi pişirip karnımızı doyurmamıza yardımcı olur, soğukta bizi ısıtır. Aynı ihtiyaçlar bizi o ateşin etrafında toplar. Ateş bizim için güvenlik, rahatlık, huzur sembolüdür. Ateşi artık bu duygularla bağdaştırmışızdır. Anlatmak istediğim şeyde, huzur etkisi yaratmam gerekiyorsa, size uzun uzun anlatmak yerine, sadece ateş sesi dinletsem? Yani, size kendimi anlatmaya uğraşmak yerine bizzat beni etkileyen doğal tepkileri yeniden yaratmaya uğraşırsam, işime yaramaz mı? Daha iyi anlatabilirim sanırım. Ya da size anlatmak istediğim olayı yapay bir şekilde canlandırarak daha renkli, anlaşılır bir bütünlük koyabilirim ortaya. Ortak izlediğimiz yüzlerce film vardır eminim. Bu filmlerde artık kavramlaşmış çeşitli müzikal teknikler bulunur. Korku, gerilim anlarında buna uygun enstrümanlar, efektler ile melodiler kullanılır örneğin. Bütün bu yöntemler temelde doğal seslerden ve etkilerden gelir, kültür içerisinde kaynaşarak kavramlaşırlar. Ben de anlatacağım şeyin anlaşılması için, korkutucu bir etki yaratmasına ihtiyaç duyuyorum. Hop, bu ortak kültürden faydalanıp, sesler ile benzer bir etki yaratabilirim, bu da size, hissetmenizi istediğim şeyi hissettirecektir.
Sonuçta, düşüncenin bizzat kendisi de, diğer düşünce akışları ile kurabildiği bağlantılar ölçüsünde gelişebiliyor. Düşünce yasaları da, doğa yasalarından bağımsız ilerleyemiyor ve bir fikir ancak başka fikirlerle ve karşıt fikirlerle karşılaşabildiği ölçüde gelişip temellerini sağlam kurabiliyor. Tam olarak bu yüzden, "İçimi dökmek istiyorum" kadar basit bir cümleden kocaman bir yazı çıkabiliyor. Ama önemli olan, tıpkı nesnel olduğu gibi, düşünsel üretime de geçebilmek, ve sonuçta anlatıp anlayabilmek, beraber üretip beraber yaşayabilmek, insanca.
İnsan neden kendini, kendini anlatmak zorunda hisseder? Cevap basit; Tek başına yaşamadığı için. Nasıl ki nesne, diğer nesneler ile kurabildiği bağıntıların çeşitliliği kadar gelişebiliyor ise, canlılar da iletişim kurduğu doğanın, içinde bulunduğu ortamın, ortamdaki diğer canlıların çeşitliliği ve renkliliği kadar çeşitli renklere sahip olabilir. Bu insanın toplumsal doğasında da aynı şekilde karşımıza çıkıyordur herhalde. İnsan ne kadar çok şey görür, ne kadar çok şey duyar, tadar, koklar, dokunur ise o kadar geniş düşünür, geniş bağıntılar kurar. Bu da yetmez, insan bu duyulanmalara, etkilere, tepki de vermeli. Sonra, tepkiler onda yeni etkiler oluşturacak. Sayısız çeşitlilikte sürekli değişen, yeni etkilerin yeni tepkiler doğurduğu zincirde insan gelişiminin herhangi bir sonu bulunmaz. İnsanı, geri kalan canlılardan neden ayırıyoruz peki? Çünkü insan, ihtiyacı olan etkileri yaratabiliyor. Bunun bilincine varabiliyor. Bir çocuk gibi deneyimlediği doğada, bir taş görüyor örneğin. Sonra ona bir etki yüklüyor, diyelim ki, başka bir taşa vuruyor. Bakıyor ki, yepyeni bir tepki ortaya çıktı. Sivri olan taş, küt olandan parça kopardı. Bir çok oyunun, bir çok deneyin ardından insan artık sivri taş ile, küt taş arasındaki ayrıma varabiliyor. Böylece, keskin dişleri olmayan, yemek bulmakta ve yemekte zorlanan insan, keskin taşı kullanabiliyor. İhtiyacı olan etki buydu ama onda evrimden gelen keskin bir organ bulunmamaktaydı, o da ihtiyacı olan etkiyi yeniden yarattı, doğaya uyum sağlamadı, onu kendi ihtiyacına uydurdu.
Hepimiz, yukarıda bahsettiğimiz insan olma ayrımına bir başka insan sayesinde vardık (İnsanlar, daha doğrusu). Daha bizi insan yapan şey dahi kurabildiğimiz bağıntılar ki en önemlisi insanlar arası kurulan bağlardır diye düşünüyorum. Çünkü bu bağlar bize binlerce yılın bağıntılarını taşıyorlar. Binlerce yılın gözlemleri, deneyimleri, bütün insanlığın ortak macerası diyebiliriz sanırım. Hiç, evren karşısında kendinizi küçük hissettiğiniz oluyor mu? Öğrenilecek, deneyimleyecek, gözlemlenecek değişken sonsuzluk karşısında? Bütün bunlar karşısında altı üstü yetmiş yıl küçük geliyor mu? Gelmesin, çünkü toplumsal bağıntıları içerisinde insan ölümsüzdür. Hep çocuktur ama hep öğrenir, gelişir, cesur olmak da, korkmak da, aptal olmak da, öğrenmek de hepsini içerir, sonsuz doğanın içerisinde ve karşısında sonsuzdur insan. Yani sen, ben işte. Bu yüzden insan, diğer insanlar ile kurabildiği bağlar ölçüsünde gelişebilir. Bir kitaptan, bir büyükten, bir dosttan, gerek öğrenilmiş gerek deneyimlenmiş olsun, geçmişi ve bugünü öğrenir, geleceği birlikte şekillendirir. "Sabah acılı bir şey yedim tadı çok güzeldi ama midemi bozdu" dan tut, "İlkel toplumlarda insanların üremeye bakış açısı ne kadar garipmiş" diye başlayıp saatlerce konuşulan arkadaşa kadar hepsi duygu-düşünce dünyamızı geliştirir ve yaşamaya bakış açımızı genişletir.
Bütün yazı boyunca hataya düştüğüm nokta, kurulan bağıntıların tek yönlü gösterilmesi oldu sanırım. Sanki bir nesne, bir canlı, bir insan, bağıntı kurmasa, bağımsız şekilde boşlukta salınacakmış gibi eksik kaldı yazı. Oysa her ne olursa olsun doğanın içerisinde onun bir parçası olarak bulunmak zorundadır ve ondan bağımsız var olamaz. Aynı şekilde insan, ne olursa olsun toplumsallığın içerisinde, onun bir parçası olarak bulunmak zorundadır ve ondan bağımsız, insan olarak varlığını sürdüremez. Doğa, nesnenin doğası, onu kaçınılmaz bir şekilde hareket sürükler. Canlı olanı, kaçınılmaz bir şekilde yaşamaya sürükler. İnsan olanı, kaçınılmaz bir şekilde üretmeye ve düşünmeye sürükler. Yani insan sürekli hareket edip değişen, yaşayan, üreten, düşünendir ve doğa yasalarından, yaşamın yasalarından, toplumun yasalarından kaçamayacaktır. Sırtımızı çevirsek de, ilgisiz kalsak da, bu yasalar, koşullar, bizi bir yöne savuracaklardır -Tabi sağlam durmayı öğrenirsek, o başka-. Yani diyorum ki, sen bakkalı önemsemiyorsun diye, ekmek almak zorunda kalmayacak değilsin. Arkadaşını önemsemiyorsun ama, günün birinde yardıma ihtiyacın olmayacak mı? Eşini önemsemiyorsun da, herkes kendi hayatını kurup mücadele veriyorken, yalnız yaşayabilecek misin? Çocuğunu önemsemiyorsun ama, umutlarını kimseye aktarmazsan, ölmekten korkmayacak mısın? "Ben siyaset sevmiyorum" diyorsun diye, ezilen, sömürülen insanların temelini oluşturduğu toplumda -Temel yahu, temel- yaşamak durumunda değil misin?
Bu yüzden içimi dökmek istiyorum sürekli olarak. Kendimi anlayabilmem, sizleri anlayabilmeme bağlı, o da yine kendimi anlayabilmeme geri bağlanıyor. Sonuçta, kendimi anlatabilme ihtiyacı doğuyor ki, beraber yaşadığımız bu hayata kendi istediğim etkiyi verebileyim ve beklediğim tepkiyi alabileyim.
Sanatsal üretimin bu noktada başladığına inanıyorum. İnsanın kendini başka bir insana anlatabilmesi zordur. Başka bir hayatı yaşayan, aynı şeylere başka açılardan bakan, başka bir zamanı algılayan, düşüncesi, kavramları, duygu hafızası bambaşka olan, bağıntıları farklı olan bir insana, bir insan, kendini nasıl anlatabilir? Bunun bir yolu, şu anda olduğu gibi yazmak, konuşmak, kendi içimde sürdürdüğüm monoloğu size aktarmak. Sizin düşünce yapınızı ve kavramlarınızı, şeylere bakış açınızı tahmin etmeye uğraşıp, ona göre ne demem gerektiğini kurmaya uğraşıyorum ki bu da yine ne kadar geniş düşünebildiğim ile alakalı, eğer yeterince bağıntı kurmuş, öğrenmiş, deneyimlemiş isem az çok kendimi size anlatabilirim. En büyük şansım ise zaten beraberce yaşıyor, öğreniyor, aynı dili konuşuyor, aynı kültüre bağlanıyor oluşumuz. Mesela, her gece etrafında oturduğumuz ateş bize gecenin karanlığına karşı koruma sağlar, tehlikeli canlıları uzak tutar, yemeğimizi pişirip karnımızı doyurmamıza yardımcı olur, soğukta bizi ısıtır. Aynı ihtiyaçlar bizi o ateşin etrafında toplar. Ateş bizim için güvenlik, rahatlık, huzur sembolüdür. Ateşi artık bu duygularla bağdaştırmışızdır. Anlatmak istediğim şeyde, huzur etkisi yaratmam gerekiyorsa, size uzun uzun anlatmak yerine, sadece ateş sesi dinletsem? Yani, size kendimi anlatmaya uğraşmak yerine bizzat beni etkileyen doğal tepkileri yeniden yaratmaya uğraşırsam, işime yaramaz mı? Daha iyi anlatabilirim sanırım. Ya da size anlatmak istediğim olayı yapay bir şekilde canlandırarak daha renkli, anlaşılır bir bütünlük koyabilirim ortaya. Ortak izlediğimiz yüzlerce film vardır eminim. Bu filmlerde artık kavramlaşmış çeşitli müzikal teknikler bulunur. Korku, gerilim anlarında buna uygun enstrümanlar, efektler ile melodiler kullanılır örneğin. Bütün bu yöntemler temelde doğal seslerden ve etkilerden gelir, kültür içerisinde kaynaşarak kavramlaşırlar. Ben de anlatacağım şeyin anlaşılması için, korkutucu bir etki yaratmasına ihtiyaç duyuyorum. Hop, bu ortak kültürden faydalanıp, sesler ile benzer bir etki yaratabilirim, bu da size, hissetmenizi istediğim şeyi hissettirecektir.
Sonuçta, düşüncenin bizzat kendisi de, diğer düşünce akışları ile kurabildiği bağlantılar ölçüsünde gelişebiliyor. Düşünce yasaları da, doğa yasalarından bağımsız ilerleyemiyor ve bir fikir ancak başka fikirlerle ve karşıt fikirlerle karşılaşabildiği ölçüde gelişip temellerini sağlam kurabiliyor. Tam olarak bu yüzden, "İçimi dökmek istiyorum" kadar basit bir cümleden kocaman bir yazı çıkabiliyor. Ama önemli olan, tıpkı nesnel olduğu gibi, düşünsel üretime de geçebilmek, ve sonuçta anlatıp anlayabilmek, beraber üretip beraber yaşayabilmek, insanca.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)