Hoş Geldiniz

-Belki de okurken anlamadığınız bir yeri, önceki yazıda açıklamış olabilirim.

-Yorumlarınızı paylaşmaktan çekinmeyin, yorumlanmamış yazı eksik kalır.

25 Ekim 2013 Cuma

Kişilik

Önceki yazımda her şeyin, diğer şeyler ile kurduğu bağıntılar ölçüsünde değişip dönüştüğünü, geliştiğini düşünmüştük. Bu temel düşünceyi insan gelişiminde, kişiliğinin oluşmasında, seçimlerinin, düşünce sisteminin oturmasında da kullanmalıyız. Çok temel bir soruyu cevaplandırmak gerektiğini düşünüyorum çünkü: İnsan kişiliği doğuştan mı gelir, yoksa yaşamı boyunca kurduğu bağıntılar toplamı mıdır? Din bize, doğuştan olduğunu söyler. Metafizik düşünce bağıntıları yok saymaktadır. Mutlakçıdır ve değişimi görmez.

Kurabildiğim tüm cümleler yirmi iki yıllık yaşamımda öğrenebildiğim kavramlardan ibarettir ve aslında beni daha önce okumadıysanız ya da benimle sohbet etmediyseniz kendimi sık sık tekrar ettiğimi, aynı kavramları bir çok yerde kullandığımı göreceksiniz. Yirmi iki yıl gibi kısa bir süre boyunca kişiliğimi oluşturan temel olguları iki elimin parmaklarıyla sayabilirim sanırım. Yürüme, konuşma şeklimden kavram-kelime seçimlerime bir çok konuda çok az alternatifim olmasına rağmen aslında yirmi iki yıl en ufak ayrıntısına kadar sayısız şekilde etkilemiştir beni, bu, kişiliğimin temelde çok basit olmasına karşın aynı zamanda oldukça karmaşık bir yapıyı kapsadığını gösteriyor.

Aslında bunları anlatmamın sebebi bir kaç yıl önce çok sevdiğim bir arkadaşımla aramda geçen konuşma. Kendi mahallesinde oturan, yanlış hatırlamıyorsam sekiz çocuklu bir aileyi eleştiriyordu. Bu eleştirisinin temel amacı, "İnsan isterse doğru seçimleri yapabilir ama, buna rağmen yanlış seçimler yapan insanlar var ve onları hiç anlamıyorum" demekti. Yani, fakir bir aile neden sekiz çocuk yapar? Bu ne gibi bir mantığa dayandırılabilir? Daha fazla fakirlikten, mutsuzluktan, sağlıksız bir nesilden, kısaca insanca bir yaşamdan uzaklaşmak demek değildir de nedir? Eğer doğru ve yanlışın doğuştan insanın içinde bulunduğunu düşünürsek, bu insanların aptal ve kötü niyetli yaratıldıklarını düşünmeye zorlanırız. Oysa yine, gerekli bağıntıları kurup, neden sekiz çocuk yaptıklarını anlayabilmek gerekir diye düşünüyorum. Kendi kişilik özelliklerinizi düşünün. Bıraktığınız bıyığın sebebine kadar. Hepsinin bir nedeni olduğunu göreceksiniz. Saygı duyduğunuz bir figür, etkilemek istediğiniz biri, hayatınızda yaşadığınız ve size o fikri veren bir olay, herhangi bir şey. Yeterince düşünürseniz ve hafızanız kuvvetli ise kişiliğinizin hiçbir parçasının, en ufağına kadar, sebepsiz yere yoktan var olmadığını göreceksiniz. Büyük ihtimalle göremeseniz bile sezecek hale geleceksiniz. Peki sekiz çocuklu ailenin durumu, neden böyle? Bunu ayrıntılarıyla bilmek belki de imkansız. Ama temelde, toplumu incelediğimizde, sekiz çocuklu bir ailenin çok da sıra dışı olmadığını görüyoruz. Bu da bize daha hiç araştırmadan, fazla düşünmeden, fakirlik, sefalet, cahillik gibi bir kaç seçenek sunuveriyor. Şimdi, yapmamız gereken şey derine inip neden toplumsal yapımızın böyle sonuçlar doğurduğunu incelemek midir, yoksa "Aptal ve kötü insanlar bunlar, keşke ölseler" diyerek işin içinden sıyrılmak mıdır? Değişirliğe inanıp analiz ettiğimiz problemi çözmek için fikriler üretip, mücadele vermek midir, yoksa mutlaklığa inanıp ölümü mü beklemektir? İkinci seçeneğe ilerleyen insan en temelde kendini yıkmaktan vazgeçecek ve olduğu şekli ile kabul edecektir. Ama ne demiştik, sen bağıntı kurmuyorsun diye, doğadan, canlılıktan, toplumdan bağımsız var olabilirsin demek değil bu. Sen kendi kişiliğinin temellerini sorgulayıp, bugününü anlar ve geleceğini şekillendirmezsen, seninle etkileşime girecek olan doğa ve toplum seni kendi önüne katıp sürükler. Çünkü değişirliği kabul etmiyoruz diye, gerçekliği yok olmuyor.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder