Hoş Geldiniz

-Belki de okurken anlamadığınız bir yeri, önceki yazıda açıklamış olabilirim.

-Yorumlarınızı paylaşmaktan çekinmeyin, yorumlanmamış yazı eksik kalır.

24 Ekim 2013 Perşembe

İçini Dökmek

Son zamanlarda böyle bir ihtiyaç hissediyorum. Dikkat çekmek, içini dökmek, kendini anlatmak, sohbet etmek, bir şekilde kendimi göstermek, "Ben de varım" demek ne bileyim. Sürekli olarak kendimi gözlemlerim. Bazen hiç fark etmeden kendimi, o an düşündüğüm şeyi neden ve nasıl düşündüğümü sorgularken buluyorum. En ince ayrıntıya kadar inmeye uğraşırım. Yaptığım ve istediğim şeylerin sebeplerini anlamak isterim. Sonra yöntemi sorgularım. Şu anda örneğin, ana konudan sapıp neden bu konudan bahsettiğimi anlatmaya uğraşıyorum (Derken buna da yabancılaşıp ne yaptığımı açıkladım, hop, yine açıkladım). Bu alışkanlık bende tam olarak ne zaman oturdu bilmiyorum, doğal mı bilmiyorum, genel mi bilmiyorum, ama küçük yaştan beri böyleyim. Aslında bütün çocuklarda bu merakın bulunduğuna inanıyorum. Zamanla gündelik gereksinimleri karşılayabilecek kadar gelişmiş bir düşünce sistemi ve kişilik yapısı oluşturulduğunda sönüyor olabilir.

İnsan neden kendini, kendini anlatmak zorunda hisseder? Cevap basit; Tek başına yaşamadığı için. Nasıl ki nesne, diğer nesneler ile kurabildiği bağıntıların çeşitliliği kadar gelişebiliyor ise, canlılar da iletişim kurduğu doğanın, içinde bulunduğu ortamın, ortamdaki diğer canlıların çeşitliliği ve renkliliği kadar çeşitli renklere sahip olabilir. Bu insanın toplumsal doğasında da aynı şekilde karşımıza çıkıyordur herhalde. İnsan ne kadar çok şey görür, ne kadar çok şey duyar, tadar, koklar, dokunur ise o kadar geniş düşünür, geniş bağıntılar kurar. Bu da yetmez, insan bu duyulanmalara, etkilere, tepki de vermeli. Sonra, tepkiler onda yeni etkiler oluşturacak. Sayısız çeşitlilikte sürekli değişen, yeni etkilerin yeni tepkiler doğurduğu zincirde insan gelişiminin herhangi bir sonu bulunmaz. İnsanı, geri kalan canlılardan neden ayırıyoruz peki? Çünkü insan, ihtiyacı olan etkileri yaratabiliyor. Bunun bilincine varabiliyor. Bir çocuk gibi deneyimlediği doğada, bir taş görüyor örneğin. Sonra ona bir etki yüklüyor, diyelim ki, başka bir taşa vuruyor. Bakıyor ki, yepyeni bir tepki ortaya çıktı. Sivri olan taş, küt olandan parça kopardı. Bir çok oyunun, bir çok deneyin ardından insan artık sivri taş ile, küt taş arasındaki ayrıma varabiliyor. Böylece, keskin dişleri olmayan, yemek bulmakta ve yemekte zorlanan insan, keskin taşı kullanabiliyor. İhtiyacı olan etki buydu ama onda evrimden gelen keskin bir organ bulunmamaktaydı, o da ihtiyacı olan etkiyi yeniden yarattı, doğaya uyum sağlamadı, onu kendi ihtiyacına uydurdu.

Hepimiz, yukarıda bahsettiğimiz insan olma ayrımına bir başka insan sayesinde vardık (İnsanlar, daha doğrusu). Daha bizi insan yapan şey dahi kurabildiğimiz bağıntılar ki en önemlisi insanlar arası kurulan bağlardır diye düşünüyorum. Çünkü bu bağlar bize binlerce yılın bağıntılarını taşıyorlar. Binlerce yılın gözlemleri, deneyimleri, bütün insanlığın ortak macerası diyebiliriz sanırım. Hiç, evren karşısında kendinizi küçük hissettiğiniz oluyor mu? Öğrenilecek, deneyimleyecek, gözlemlenecek değişken sonsuzluk karşısında? Bütün bunlar karşısında altı üstü yetmiş yıl küçük geliyor mu? Gelmesin, çünkü toplumsal bağıntıları içerisinde insan ölümsüzdür. Hep çocuktur ama hep öğrenir, gelişir, cesur olmak da, korkmak da, aptal olmak da, öğrenmek de hepsini içerir, sonsuz doğanın içerisinde ve karşısında sonsuzdur insan. Yani sen, ben işte. Bu yüzden insan, diğer insanlar ile kurabildiği bağlar ölçüsünde gelişebilir. Bir kitaptan, bir büyükten, bir dosttan, gerek öğrenilmiş gerek deneyimlenmiş olsun, geçmişi ve bugünü öğrenir, geleceği birlikte şekillendirir. "Sabah acılı bir şey yedim tadı çok güzeldi ama midemi bozdu" dan tut, "İlkel toplumlarda insanların üremeye bakış açısı ne kadar garipmiş" diye başlayıp saatlerce konuşulan arkadaşa kadar hepsi duygu-düşünce dünyamızı geliştirir ve yaşamaya bakış açımızı genişletir.

Bütün yazı boyunca hataya düştüğüm nokta, kurulan bağıntıların tek yönlü gösterilmesi oldu sanırım. Sanki bir nesne, bir canlı, bir insan, bağıntı kurmasa, bağımsız şekilde boşlukta salınacakmış gibi eksik kaldı yazı. Oysa her ne olursa olsun doğanın içerisinde onun bir parçası olarak bulunmak zorundadır ve ondan bağımsız var olamaz. Aynı şekilde insan, ne olursa olsun toplumsallığın içerisinde, onun bir parçası olarak bulunmak zorundadır ve ondan bağımsız, insan olarak varlığını sürdüremez. Doğa, nesnenin doğası, onu kaçınılmaz bir şekilde hareket sürükler. Canlı olanı, kaçınılmaz bir şekilde yaşamaya sürükler. İnsan olanı, kaçınılmaz bir şekilde üretmeye ve düşünmeye sürükler. Yani insan sürekli hareket edip değişen, yaşayan, üreten, düşünendir ve doğa yasalarından, yaşamın yasalarından, toplumun yasalarından kaçamayacaktır. Sırtımızı çevirsek de, ilgisiz kalsak da, bu yasalar, koşullar, bizi bir yöne savuracaklardır -Tabi sağlam durmayı öğrenirsek, o başka-. Yani diyorum ki, sen bakkalı önemsemiyorsun diye, ekmek almak zorunda kalmayacak değilsin. Arkadaşını önemsemiyorsun ama, günün birinde yardıma ihtiyacın olmayacak mı? Eşini önemsemiyorsun da, herkes kendi hayatını kurup mücadele veriyorken, yalnız yaşayabilecek misin? Çocuğunu önemsemiyorsun ama, umutlarını kimseye aktarmazsan, ölmekten korkmayacak mısın? "Ben siyaset sevmiyorum" diyorsun diye, ezilen, sömürülen insanların temelini oluşturduğu toplumda -Temel yahu, temel- yaşamak durumunda değil misin?

Bu yüzden içimi dökmek istiyorum sürekli olarak. Kendimi anlayabilmem, sizleri anlayabilmeme bağlı, o da yine kendimi anlayabilmeme geri bağlanıyor. Sonuçta, kendimi anlatabilme ihtiyacı doğuyor ki, beraber yaşadığımız bu hayata kendi istediğim etkiyi verebileyim ve beklediğim tepkiyi alabileyim.

Sanatsal üretimin bu noktada başladığına inanıyorum. İnsanın kendini başka bir insana anlatabilmesi zordur. Başka bir hayatı yaşayan, aynı şeylere başka açılardan bakan, başka bir zamanı algılayan, düşüncesi, kavramları, duygu hafızası bambaşka olan, bağıntıları farklı olan bir insana, bir insan, kendini nasıl anlatabilir? Bunun bir yolu, şu anda olduğu gibi yazmak, konuşmak, kendi içimde sürdürdüğüm monoloğu size aktarmak. Sizin düşünce yapınızı ve kavramlarınızı, şeylere bakış açınızı tahmin etmeye uğraşıp, ona göre ne demem gerektiğini kurmaya uğraşıyorum ki bu da yine ne kadar geniş düşünebildiğim ile alakalı, eğer yeterince bağıntı kurmuş, öğrenmiş, deneyimlemiş isem az çok kendimi size anlatabilirim. En büyük şansım ise zaten beraberce yaşıyor, öğreniyor, aynı dili konuşuyor, aynı kültüre bağlanıyor oluşumuz. Mesela, her gece etrafında oturduğumuz ateş bize gecenin karanlığına karşı koruma sağlar, tehlikeli canlıları uzak tutar, yemeğimizi pişirip karnımızı doyurmamıza yardımcı olur, soğukta bizi ısıtır. Aynı ihtiyaçlar bizi o ateşin etrafında toplar. Ateş bizim için güvenlik, rahatlık, huzur sembolüdür. Ateşi artık bu duygularla bağdaştırmışızdır. Anlatmak istediğim şeyde, huzur etkisi yaratmam gerekiyorsa, size uzun uzun anlatmak yerine, sadece ateş sesi dinletsem? Yani, size kendimi anlatmaya uğraşmak yerine bizzat beni etkileyen doğal tepkileri yeniden yaratmaya uğraşırsam, işime yaramaz mı? Daha iyi anlatabilirim sanırım. Ya da size anlatmak istediğim olayı yapay bir şekilde canlandırarak daha renkli, anlaşılır bir bütünlük koyabilirim ortaya. Ortak izlediğimiz yüzlerce film vardır eminim. Bu filmlerde artık kavramlaşmış çeşitli müzikal teknikler bulunur. Korku, gerilim anlarında buna uygun enstrümanlar, efektler ile melodiler kullanılır örneğin. Bütün bu yöntemler temelde doğal seslerden ve etkilerden gelir, kültür içerisinde kaynaşarak kavramlaşırlar. Ben de anlatacağım şeyin anlaşılması için, korkutucu bir etki yaratmasına ihtiyaç duyuyorum. Hop, bu ortak kültürden faydalanıp, sesler ile benzer bir etki yaratabilirim, bu da size, hissetmenizi istediğim şeyi hissettirecektir.

Sonuçta, düşüncenin bizzat kendisi de, diğer düşünce akışları ile kurabildiği bağlantılar ölçüsünde gelişebiliyor. Düşünce yasaları da, doğa yasalarından bağımsız ilerleyemiyor ve bir fikir ancak başka fikirlerle ve karşıt fikirlerle karşılaşabildiği ölçüde gelişip temellerini sağlam kurabiliyor. Tam olarak bu yüzden, "İçimi dökmek istiyorum" kadar basit bir cümleden kocaman bir yazı çıkabiliyor. Ama önemli olan, tıpkı nesnel olduğu gibi, düşünsel üretime de geçebilmek, ve sonuçta anlatıp anlayabilmek, beraber üretip beraber yaşayabilmek, insanca.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder